Metafizik

Anakronizma: Olayların gerçek düzenindeki tutarsızlığı ya da tarihsel gerçekliğin dışına çıktığını göstermek için kullanılır.
Seküler: En basit anlamıyla ünyalaşma olarak ifade edilebilir.
Aşkın Metafizik: Konuları duyu yoluyla algılabnabilir olanın ötesinde olan spekülatif metafizik.
Numen: Fiziksel tabanı olmayan duyum ve sezgi ile algılanabilen soyut kavramlar.
Anitomi: Çelişki
Monizm: Tek bir tözün var olduğunu söyleyen öğreti
Düalizm: Monizm karşıtı öğreti
Epifenomen: zihinsel ifadeler beyinden kaynaklanır ancak zihinsel ifadelerin beyin üzerinde etkisi yoktur mesela çiçekten kaynaklanan konunun çiçek üzerinde etkisi olmaması gibi.
Geist: Hegelin adını verdiği evrensel zihin
Dasein: Heidegger'in insan varlığı için kullandığı terim
Vokabüler: Söz varlığı
İde: idea kavramı
(Her alıntı yaptığım cümlede '' '' işaretini kullanmadım)
Selam Laedri. Felsefeye giriş serisinin bu ikinci yazısında felsefenin en temel alt disiplinlerinden biri olan metafiziği işleyeceğiz. Genelde insanlar metafizik denilince falcılardan,büyücülerden vs. bahsedildiğini düşünülebiliyor ya da metafizik gibi çok önemli bir alanı ''özel güçlerini kullanırken kameraya yakalanan 10 insan'', ''Japonya'da kaldırımda araba çarpacakken yayayı kurtaran gizemli yolcu'' gibi videolara indirgeyebiliyor. Ama tabii ki yüzyıllardır üzerine çokça konuşulan ve eleştiriler getirilen metafizik alanı bu kadar basite indirgenebilecek bir konu değildir. Felsefenin tanımında olduğu gibi metafizikten de farklı felsefeciler ya da okullar farklı şeyler anlamışlardır. Metafizik kelime anlamı olarak başına aldığı ''meta''ön ekiyle fizik ötesi anlamına gelmektedir. Buradan da az çok anlaşılabileceği gizi fizik bilimi somut ve duyular yoluyla inceleme yaparken metafizik soyut şeyler üzerine akıl yoluyla inceleme yapar. Metafizik alanında en geniş çapta incelemeyi Aristoteles yapmıştır ve metafiziği ilk felsefe olarak nitelemiştir fiziğe ise o vakitlerde bilim ile felsefe arasında bir ayrım yapılmadığı için ikinci felsefe demiştir. Metafizik varlığın çeşitli anlamları üzerine yoğunlaşırken, metafiziğin konusu varlık olup o varlığı varlık bakımından ele almaktadır. Var olmanın ve varlık olmanın ne demek olduğunu inceler. Metafizik tartışmaları da töz kavramı üzerinden yürütülür. Bu tartışmalara yazının ilerleyen kısımlarında geleceğiz. Metafizik duyularımızla algılayabildiğimiz tözlerin ötesinde olanla yani Tanrı'nın varlığı,ilk sebep,evrende bir amaç/gaye var mı gibi sorularla ilgilenir. Metafizik kendi içinde ikiye ayrılır. Bunlar, egzistans metafiziği ile süreç felsefesinin ortaya çıkacağı vakite kadar temelleri Antik Yunan'a kadar dayanan Klasik Töz Metafiziğidir. Bu metafizik 17.yüzyıldaki bilimsel devrime kadar olan tarihsel süreçte hüküm sürmüştür. Klasik Töz Metafiziği ile birazdan açıklayacağım Modern Töz Metafiziği de realist bir bakış açısına sahip olmak bakımından büyük bir ortaklığa sahiptirler. Bu realist bakış açısına göre dış gerçekliğin zihinden bağımsız bir şekilde var olduğu kabul edilir. ''Metafizik tüm değişmelerin ardında değişmeyen bir temel arayışını ifade eder'' ki bu da zaten töz'dür. Klasik Töz Metafiziğin'de ''en yüksekte olanın en gerçek olduğu'' kabülü vardır yani Platon'un ideaları,Aristoteles'in Hareket Etmeyen İlk Hareket Ettiricisi gibi hiyerarşik bir varlık anlayışı vardır. Modern Töz Metafiziğin'de ise bir tözler çokluğundan bahsedebiliriz. Varlığı sadece maddeden ya da ruhtan ibaret gören tek tözlü yaklaşımlar olduğu gibi Descartes'in yaptığı gibi varlığı hem madde hem de ruh/zihin gibi birbirine indirgenemeyen iki ayrı töz olarak ele alan bir yaklaşım da vardır. Sadece maddenin olduğunu söyleyen yaklaşım bileceğiniz üzere materyalizm iken sadece ruhun/zihinin olduğunu ileri süren yaklaşaım ise idealizm veya spiritüalizmdir. Materyalizm bütün var olanın maddenin yaşamın her şeyin fiziksel ve kimyasal süreçlerle açıklanabileceğini savunurken bunun karşısında olan idealizm ise gerçekte var olanın ide veya düşüncelerle bunların bulunduğu zihin olduğunu,görünenin ötesinde bir gerçeklik olduğunu ileri sürer. İdealizmin en ünlü ismi Berkeley'dir ve Berkeley modern bilimin insanı materyalizme yani ateizme sonrasında ise nihilizme sürüklemesi dolayısıyla her şeyin mübah olduğu görüşünün yaygınlık kazanıp Avrupa Uygarlığı için bir felaket oluşturmasından korkuyordu. Berkeley ''var olmak algılanmış olmak'' derdi ve bunu derken maddenin var oluşunu zihnin varoluşuna indirgerdi. İdealizmin bü türüne öznel idealizm denirken bireysel zihinlerin ötesinde evrensel bir akıl/zihin olduğu görüşüne ise nesnel idealizm denir. Nesnel idealizmin en büyük temsilcisi ise Hegel'dir ve bu evrensel zihine Geist adını verir. Şimdi ise kendisine büyük bir sempati duyduğum materyalizm ile idealizmi harmanlayıp ortaya düalizmi çıkartan Descartes'e gelelim. Bütün iradi eylemlerimizde görebiliriz ki öncelikle bir düşünce ya da niyet örneğin elimizi havaya kaldırma düşüncesi gelir sonrasında ise hareket meydana gelir. Düalizmi destekleyen bu örnek sıradan olmasına rağmen güçlü bir örnektir ve zihnin yaptırıcılığına, yaratıcılığına vurgu yapmaktadır. Yani düalizm zihni maddeden ayırmaktadır. Ama düalizmin şöyle büyük bir sıkıntısı vardır; nasıl olurda yer kaplamayan bir ruh/zihin yer kaplayan maddeye etki edebilmektedir bu aralarındaki ilişki nasıl olabilmektedir. Descartes bu etkileşimin beyinin arka kısmında bulunan kozalaksı bezde gerçekleştiğini söylüyor hatta insanları hayvanları kesip biçerek bu bez üzerine incelemeler yapıyor ve bu bezin hayvanlarda olmamasından onları birer makine olarak nitelendiriyor. Sorun şudur ki bu kozalaksı bez de bedenin bir parçasıdır yani maddedir ve hala bu etkileşimi açıklayamaz. Peki Kuran'a bakarsak durum nedir? Bizim maddeden bağımsız ruh gibi ayrı bir cevhere sahip olduğumuzu iddia etmek için hiçbir geçerli sebebimiz yoktur. Kuran'da ruhun ayrı bir cevher olduğu vurgulunmaz.''Ruh" kelimesinin geleneksel ve yaygın anlamı, Kur'an'daki anlamıyla pek uyuşmaz. Kur'an ayetlerini incelediğimizde "ruh"un vahiy/Tanrısal bilgi ve Tanrı tarafından insan cesedine üflediği "can", "bilinç" anlamlarına geldiğini görürüz. (15/29; 39/42) Tanrı, insan türüne bizzat kendi ruhundan üfleyerek, onu bilinç ve kişilik sahibi kıldı''. Peki öldükten sonra ahirette nasıl gideceğiz ve yaşadıklarımızı nasıl hatırlayacağız? Bu evreni yoktan, bu dünyada canlılığı o kadar düşük olasılıkları bir araya getirip neticesinde de insanı ortaya çıkaran Rab, ahirette de bizi tekrardan bu dünyayı hatırlamamız gerektiği oranda hatırlayacak bilinçte baştan yaratabilir. Yani bir müslüman olarak materyalist,idealist yada düalist mi olmalıyız üçleminde sıkışmamız gerekmiyor. Fizik ötesi değerlerin varlıkların olduğu gerçekliği kabul edildikten sonra ruhun olup olmaması çok büyük bir problem oluşturmamalıdır. Ama tabii ki fizik ötesi hiçbir varlığın olamayacağını ileri süren metafiziğin imkansız ve anlamsız olduğunu söyleyen 18. yüzyılda Hume tarafından ortaya atılıp 19. yüzyılda pozitivizmin kurucusu Comte ve Marksiz'min kurucuları,Marks ve Engels ve ikinci olarakta 20.yüzyılda neo-pozitivist düşünürler tarafından devam ettirilen eleştiriler vardır. Kant'ta metafiziği eleştirmiştir ama o imkansız olduğunu söylemiştir anlamsız olduğunu değil. Ona göre metafizik bilginin konusu değildir ama inancın konusu olabilir. İki tarafta eleştirilerinde bilimi temel almışlardır ve eleştirilerini aşkın metafiziğe yani duyu yoluyla algılanabilir olanların ötesinde kalan spekülatif bir metafiziğe yapmışlardır. Hume eleştirisinde metafiziğin konularının ne saf aklın ne de deneylerin konusu olabileceğinden yani bunlardan yola çıkılarak metafizik bilgilere ulaşılamayacağı için  metafiziğin imkansız olduğunu söylemiştir. Comte ise yazık garibim bütün eleştirisini katı ideolojik görüşüne göre yapmış ve metafiği din ya da teolojinin bir uzantısı olarak görmüştür. Bunun entelektüel ilerlemede bir evre olduğunu artık geride kaldığını ve bilimin egemen olacağını söylemiştir aynı zamanda ona göre bilgi deneyime dayandığı için var olmayan bir alana ait bilgiler yanılsamadan başka bir şey değildir. Mantıkçı pozitivistler da Comte gibi eleştirilerinde ideolojik bir tutum takınmakla birlikte onlarda diğerleri gibi metafiziğin önermelerinin doğrulanabilirlik ilkesinde değerlendirilemeyecek, matematik gibi totolojik önermeler olmadığı gibi gözlem yoluyla da elde edilemeyecek bir konumda olduğu için eleştirmişler ve anlamsız bulmuşlardır. Kant aşkın metafiziği numenler alanıyla ilgili soruları üçe ayırır. Bunlar rasyonel teoloji,rasyonel psikoloji ve rasyonel kozmolojidir. Yani sırasıyla Tanrı,ruh ve evrenin başı sonu,maddenin yapısı ile ilgili sorular bulunur. Kant bilginin akıl ve duyuların ortak çalışması olduğunu düşündüğü için ona göre metafizik alana geçildiğinde akıl ve deneyimin bilgi üretmedeki ortaklığı imkansız hale gelir. Ve burada akıl antinomilere düşer. Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor ki bu eleştiriler aşkın veya özel metafiziğedir yani genel ya da içkin metafizik için geçerli değildir. Bu eleştirilerde duyu ötesi varlığın olamayacağının söylenmesi onların gerçekte var olanın ne olduğunu söylemelerinde bir engel teşkil etmez ki zaten gerçekte var olanın madde olduğunu söylemektedirler. Bunlardan ziyade Heidegger ve Whitehead'da metafiziğe eleştiri getirmişlerdir ama Heidegger'in eleştirisi aşkın metafiizkten ziyade töz metafiziğine bir eleştiridir. Tözün ebedi ezeli ve kalıcı olmasını eleştirir. Whitehead'da töz metafiziğini eleştirmekle beraber düalist ontolojiyi de eleştirir. Eleştirilerin sonuna gelirken burada bu eleştirilerin bana göre ne kadar mantıksız ve ANLAMSIZ olduğuna değinmeden geçemeyeceğim. Metafizik bilimle değerlendirilemediği için değersiz olarak görülür ve reddedilir peki birçok bilimin sağlamasını yapmakta ve ilerlemesine büyük katkı sağlamakta olan matematik tamamen ideal olan sayılardan oluşmuştur yani metafizikseldir. Bilimde yapılan deneyler çokça tekrarlanma sonucunda kesin bir gerçeklik veriyor diye kabul edilebilir ama buradaki tümevarım bir inançtır. yani her deneyimizde 100 santigrat derecede kaynayan su 1 trilyon yıl sonra o derecede kaynamayabilir bunun aksini kimse iddia edemez. Güneşin her gün doğmakta olduğunu gördüğümüzden dolayı onun sonsuza kadar her sabah doğacağını ileri süremediğimiz gibi gözlemlerimiz de bize kesin doğrular veremez. Bilimin zaten evreni anlamak dış dünyanın varlığına inanmak gibi felsefi ön kabulleri varken neden kesin biligiler verdiğine inanıp onun dışında her şeyi reddedelim. Dış dünyanın olup olmadığı her şeyin bir rüya olup olmadığı da bir metafiziksel iddiadır. Bunların gerçek olduğunu söylemiyorum olabileceğini de düşünmüyorum ama bilimcilik karşısında her zaman bir sorun olarak duracaktır. Zaten bilimin kendisinin kesin bilgiyi ben veririm gibi bir ifadesi yoktur ve olamaz da çünkü bilim konuşamaz ama bilimi konuşturan insanlar bilim adamı sıfatıyla bilimcilik kalıbına bürünüp felsefi doktrinlerini bilim gibi ileri sürerek(günümüzde de bayağı yapılıyor) bilim dışında her şeyi anlamsız kabul ederler. Peki bu kesin ve güvenilir tek bilgi kaynağının bilim olduğu iddiası bilimsel bir iddia mıdır ? Hayır,bilim deney ve gözleme dayanır ve bütün bilginin ya da güvenilir kesin bilginin sadece deney ve gözleme dayanarak elde edileceği iddiası bilimin konusu değildir deney ve gözleme dayanmaz. Yani felsefi bir iddiadır. O zaman nedir bilimi kullanarak metafiziği tanrıyı dini imkansız görmek ve göstermek durumu ? Gerçekten bir akıl yürütmemidir yoksa katı ideoljik görüşlerinin esirleri olan insanların dayatmaları mıdır? Siz siz olun ideolojilere aklınızı esir etmeyin ve Laedri kalın. Neyse biraz fazla hararet yaptım galiba. Yazının sonlarına yaklaşırken süreç/oluş felsefesi ile egzistans felsefeye değineceğim. Süreç ya da oluş felsefesi durağan statik olan bir töz metafiziğine karşı çıkar. O, doğanın sürekli değişen olaylar dizisinden meydana geldiğini ve gerçekliğin temelinde tözün değil sürecin olduğunu ileri sürer. Süreç felsefesi ''insanların estetik,etik ve dini sezgilerine de hakkının verilmesi gerektiğini söyler''. Yani aşkın metafiziği bir dışlama içinde değildir. Süreç filozofları Modern Töz Metafiziğini eleştirirler. Süreç/oluş Metafiziği'nin en tanınmış isimlerinden (bu da şey gibi oldu ''sinema dünyasının tanınmış oyuncusu sikopus sabri gece kulübünden çıkarken kameralarımıza yakalandı :) biri Bergson'dur. Bergson' göre doğa bilimleri zekanın başarısıdır ve zekanın işlevindeki sınırı yansıtır. Ona göre bilimler varlığın tam ve yeterli açıklamasını hiçbir zaman veremez. Metafiziğin olması gerektiğini söyler ama bu Klasik Töz Metafiziği değildir. Çünkü bu da bilimlerle aynı yetersizliğe sahiptir. Onun yöntemi sürekli oluş,değişme ve gelişme olmasıdır bir de gerçekliği anlamadaki metodunu sezgi olarak belirler. 20.yüzyılda ortaya çıkan 3. metafizik anlayışı da Egzistan(varoluş) felsefesidir. Burada varlık tanımı varlıktan yola çıkarak değil direkt insandan yola çıkılarak yapılır. Bu anlayışa göre varlık sadece insan yani onu algılayan bir varlık olduğu sürece vardır. Heidegger insan varlığı için Dsaein terimini kullanır. Sabit ya da değişmez değildir. Egzistans felsefede en öne çıkan isimlerden biri de hatta belki en öne çıkan tek isim Sartre'dir. O insan dışındaki şeylerde vardır ama varlıklarından/var olduklarından habersizlerdir. Bunların var olduğunu bilenin insan olduğu için şeylerin ''insan için''var olduğunu söyler. Tam burada aklıma şu ayet geldi ;2:29- O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Tabii burada kullanılabilirliğe de bir vurgu olabilir. Sartre varlığı kendisi için varlık ve kendinde varlık olarak ikiye ayırır. Bir örnek verilirse, bir amaç için ortaya çıkarılmış bir tornavida varoluş olmadan önce bir kavram,fikir olarak vardı. Yani varoluş olmadan bir öz vardı. Burada öz varoluştan önce gelmetedir(cansız varlıklar için) ama bilinçli olan bir varlık için varoluş özden önce gelir. ''İnsan belli bir amaçla çizilmiş bir örneğe göre yapılmamıştır.İnsanın bir varoluşa sahip olması,onun ne değilse o olmasını,her ne ise o olmamasını ifade eder''. Peki tanrı tarafından yaratılmış olan insan olarak düşünürsek o zaman insan içinde öz varoluştan önce geliyor diyebilir miyiz? Bu yazının da sonuna gelmiş bulunmaktayız. Metafizik hakkında, ne olduğuyla , eleştirileriyle ilgili derinlemesine olmasa da çok da yüzeysel olmayan bir yazı olduğunu düşünüyorum. Bu yazılık bu kadar, din felsefesinde görüşmek üzere.

Patristik Felsefe

Merhaba arkadaşlar. Genelde yazıya başlamadan önce isimleri aklıma gelir, çünkü az çok neyin etrafında döneceğimi kurgularım. Fakat şuanda kendimi bu yazıyı yazmaya dayatarak hazırlıksız yakalandım. Gelişi güzel bir yazı olsa da bir konu etrafında olacağım elbette.

Patristik felsefe döneminden bahsetmek istiyorum. Antik Yunan Felsefesinden sonra 14.yüzyıla kadar bölümü içeren bir Ortaçağ Felsefesi sınıflandırması mümkündür felsefe tarihinde. Batı'da Hıristıyan Ortaçağ Felsesi olarak MS 2.ve 3.yüzyıldan 8.yüzyıla kadar olan bu ilk döneme Patristik Felsefe denir. Diğer dönemi de Skolastik Felsefedir, hatta bu dönemin 12. ve 14.yüzyılları parlak dönem olarak geçer. Nitekim Patristik Dönemin içerdiği bazı dogmatik ögeler ya da bazı unsurlar bu parlak dönemi fazlasıyla etkilemiştir. En başında Ortaçağ Felsefesi din ile özdeşleşmiş bir felsefedir. Kimilerince Kutsal kitapların öğretileri felsefi spekülasyonlar ile temellendirilmeye çalışılır. Kimileri misyonerlikte Antik Yunandan kalma yöntemlere başvurur, dolayısıyla felsefe yaparlar. Zaten Patristik Dönemi felsefesine "Kilise Babalarının" felsefesi denebilir. Apolojistler de denir bu adamlara. Bu Apolojistlerin üzerine uğraştıkları apolojetik felsefe de aslında, dogmatik olmayan teolojidir. Yani inanmayanlara hitap eder, felsefi aracıyla bir tebliğ söz konusudur. Apolojistleri de her şeyden önce tebrik etmek istiyorum, zira paganizm ve ya agnostisizm gibi nanelere karşı inançlarını savunmaların gayretinde olmuşlardır. Yalnız bunu öyle dini tehditlerle ya da bu öğretilerin kendileriyle değil de felsefenin kavramsal araçlarını kullanarak yapmışlardır. Dini öğretilerin kendilerini dogmatik teolojide yine ele almışladır zaten, fakat savunmalarda dini öğretileri kenarda tutmak normal ve yerinde bir hamledir söz konusu durum için. Apolojistler Yeni-Platoncu felsefeyle yürümüşlerdir denebilir. Plotinos'un "sudur" öğretisi baya bir sıkıntılar içermektedir monoteizmdeki Tanrı anlayışı için. Fakat kendilerinin üçleme inancına adapte edebildekileri bir öğreti olabilir. İlginç bulduğum için paylaşmak istedim, Aziz Justin adındaki apolojist, yine karşı çıkılan öğretilerden olan Museviliğin mensuplarına özetle şöyle diyor: "Sizin Mesih inancınız bizim İsa'ya işaret ediyor, tek bir dünya dini olmak hıristıyanlıkda mümkündür, geliniz :)". Dönem kendi içinde de üç kısma ayrılır, şöyle ki: Bahsettiğim felsefi savunmaları içeren bir dönem, felsefenin daha çok hakkının verildiği bir altın dönem ve ardından tekrar aynı şeylerin söylendiği bir gerileme dönemi.

İlk dönemde, sonuçta Kilise Babaları savunma yaparken felsefeyi kullanmak zorunda kalmıştır. Bu da Antik Yunandan gelen felsefi yöntemlerin öğrenilmesini zorunlu kılmıştır ve dolayısıyla felsefe söz konusudur. Fakat felsefenin buradaki amacı, Hıristıyanlığa felsefi kültür sokmuş olsa da felsefenin kendisine çok da bir yararı olmamıştır. Hatta bu ilk dönemde özellikle Grek dönemine ait eleştiriler bulunmaktadır. Altın Çağda da, Grek dönemin Helenistik Felsefesi ve Hıristiyanlık uzlaşımı vardır. Dönemin bilinen filozofları Clement, Origenes ve Aziz Augustinus'dur. Clement, diğer filozoflarda da öne çıkan "credo ut intelligam"(anlayabilmek için inanıyorum) mottosunun temsilcisidir. Bunu ilk okuduğumda "anlayabilmek için mi inanıyorum?" diye sormuştum kendime. Ne için inanıyorum gerçekten? Fakat önce şunu fark ediyorum, inandığım şeyin zaten doğru olduğuna inandığım için, onun doğru olduğunu düşündüğüm için ona inanıyorum. Yani bu yola, bişeylere inanmam lazım, şunun için bişeylere inanmalıyım diyerek çıkmıyorum. Aksine, şunu derim: Bu doğru ve ben buna inanıyorum. O halde arayış, inançtan önce gelir ve "niçin inanıyorum?" sorusuna cevap olarak, "o şeyin doğru olduğunu düşündüğüm içindir" diyebilirim. Fakat niçin inanmak istiyorum ya da niçin arayış içerisindeyim demek aslında burada daha mantıklı olacaktır. Bunun cevabına da kendimce, fıtratımdaki bu anlam arayışının, bu arzunun sonucu diyebilirim. "Anlayabilmek için inanıyorum" ifadesi bana kalırsa doğru bir ifade değildir. Zira insana yüklenen kapasitelerin neticesinde, inanıldığı zaman da anlam getirilemeyecek noktalar vardır. O zaman inancım, benim anlamak isteğime karşılık vermediyse, o noktayı anlamlandırabilen başka bir inanışa mı geçmeliyim? Dediğim gibi, anlam bulmakla nihai son durağım olan mutluluk arzumu gidermem. Mutluluk arzusumu giderişim, arayışım neticesinde doğruya inanıyor oluşumla ve o doğrunun öğretileriyle olur, tabi aynı zamanda arayış arzumun giderilmesi ve anlam arzumun da kısmen giderilmesi mutluluk arzumun giderilmesine katkı sağlar. Evet anlamlandırma arzum vardır, fakat bu arzunun böyle bir noktaya konulması "Boşlukların Tanrısı" olayına açık bir kapı bırakır. Çünkü anlayamadığı her şeyi Tanrı'ya bir şekilde atfeden bir inanış, o Tanrıyı anlamlandıramadığı şeyler için uydurmuştur, ki "Boşlukların Tanrısı" zaten bunu söyler. "İnanıyorum"'un sebebinde en nihayetinde, aklımızı kullanarak eriştiğimiz doğrularımız yatar. Çünkü bana göre, inanıyorumdur çünkü öyledir. Neden "öyle" olduğunu açıklamama da izin verirsen, sana önce kelamın kozmolojik delili gibi birtakım argümanları sunarım, ardından Kutsal Kitabımızı da. Uzun bir sürecin ardından benim "öylelerim" senin "öylelerin" olabilir. Fakat biliriz ki "öylelerimiz" bizim "öylelerimizdir". Kısacası anlamak için inanmıyorum, inanıyorum ve artık anlıyorum.

Bu kısım daha da çığrından çıkmadan devam edelim. Kilise Babalarından felsefe ile uğraşan vardı ama, felsefeyi küfür sayanları da vardı. İşin garibi felsefe öyle bir şeydir ki, felsefe küfürdür dediğinde bile felsefe yapmış oluyorsun, dolayısıyla bu da küfür olur. Çünkü felsefenin küfür olduğunu söylemek de felsefi bir duruşdur. Bayılıyorum bu felsefeye abi, Kilise babalarını, Cübbelileri buga sokar bu kerata. Clement de işte felsefe Tanrı'nın inayetinin bir lütfudur, ilahi bir üründür gibi şeyler diyor. Senkretik, karıştırma demektir, ve ektelektik de seçme. Clement'in senkretik ve ektelektik anlayışı aslında benim de felsefe tarihi okurken istemeden bilincimin beni soktuğu bu seçicilik felsefi politikasına benziyor. Clement felsefeyi Hıristiyanlığın anlaşılmasına katkıda bulunacak bir şey olarak görüyordu. Yine ona göre vahiyle uyumlu kılınamayan bilimin, akıl yürütmenin doğru olmaması gibi, sırf inanç da ideal olmayan bir şeydir. Kendisi neoplatonizmle bir uzlaşma yoluna giderek Tanrıya iyilik, güzellik, mutlak bilgi gibi nitelikleri vermemizin çok doğal olduğunu, fakat aslında aslında bunun yanlış olduğunu söyler. Tanrının ne olduğunu insan olarak anlayabilmemizden ziyade, ne olmadığını anlayabildiğimizin mümkün olmasını söylediği görüşüne katılıyorum. Allah'ın Kur'an'ı Kerim'de kendisini tanımladığı ayetler neticesinde bir Allah'ı anlama algımız oluşmaktadır, bu niteliklerin algımız açısından iyi ve gerekli olduğu kesinlikle doğrudur. Fakat bu niteliklerin yanlışlığı(!) konusundaki soru işaretlerim hala devam etmekdir. Bu konuyu detaylı olarak Yeni-Platonculuk yazımda irdeliyorum zaten.

Origenes, Hristıyanlıkla klasik felsefenin sentezine dair teoloji alanında sistematik bir yol izleyen filozofdur. Yazının başlarında neoplatonizm'in sudur inancıyla üçleme arasındaki mümkünlüğe dikkat çekmiştim hatırlarsınız. Nitekim bu arkadaş, Baba, Oğul, Kutsal Ruh üçlemesini sudur öğretisiyle yorumlamıştır. Sudur öğretisi şudur: Bütün varlıkların tek ve tümel töz olan Tanrı’dan, yalımdan ışığın çıkması gibi, çıkması, türemesi.  İşte bu üç şeyi de, Tanrı'nın belli özelliklerdeki tezahürü olarak görüyor. Hatta sudur'da bulunan bu yaratımın kaçınılmazlığı olayını da kabul ediyor. Yani Tanrı evreni özgürce değil de, doğasının zorunluluğuyla yarattığını öne sürüyor. Yani bu durumların genelinin ne kadar saçma olduğundan bahsetmeme gerek bile duymuyorum. Fakat yine de şu son sorusu kafamı kurcalamıyor değil, şöyle ki: Doğası mutlak iyilik olan Tanrının, insanları yaratmak iyiyse, bu iyiyi gerçekleştirmesi kaçınılmaz olan mıdır? Yani insanları yaratması zorunlu mudur? Bu sorudan "birisine iyilik yapmamak kötülük yapmak mı olur?" diyerek bazen kaçabiliyorum ve şuanda da öyle yapıcam :). Ve tüm mahlukatların, şeytanın bile amacının en sonunda Tanrı'ya dönmek olduğunu söyler Origenes. Origenes... Yapma Origenes... Bunlar panteizm, spiritüalizm naneleridir, yememek lazım.


Aziz Augustinus, dönemin en etkili filozofudur ve dolayısıyla söylenecek daha çok şeyi gerektirir. Bu yazının da sonlarına gelirken kendisine, sonraki yazıda üşenmez isem değiniyor olacağım. Aslında bu denli etkili bir adamı kapsamayarak bir sonuç çıkarmamız pek doğru olmaz. Yine de Patristik Dönem'in bahsettiğimiz düşünürleri kapsayacak şekilde bir sonuca ulaşırsak, Hıristiyanlıkla iç içe olan bir felsefe görüyoruz. Dini kültürün içerisinde yer almaya başlaması felsefenin, birçok şeyi etkileyecektir ileriki tarihlerde. Yeni-Platonculuk biraz daha "gökleri" işaret ettiğinden, felsefi birikimden yararlanırlarken bu arkadaşlar özellikle bunlardan beslenmişlerdir. Ve onun saçmalıklarından da nasiplerini alanlar olmuştur nitekim. Bu "sudur" vb. varyasyonlara daha çok rastlıyor olacağız. Kendinize iyi bakın.  

Lâedrî

Felsefe Nedir ?

Selam Lâedrî. Geçenlerde düşündüm de felsefe tarihi ile ilgili devam eden seri dışında genelde karışık olarak konular hakkında yazılar var blogda. Şu an için benim de aklımda 4-5 güzel konu var ama yakında Ramazan ayının gelmesi ve bazı zorunluluklarımın sıklaşması nedeniyle bu konuları hazirandan sonraya atıyorum inşallah. Gerçi belli olmaz yani bir anda kafama esebilir ve yazabilirim de, ama şu an ki planım bu yönde. Ve bende bu zaman zarfında bir felsefeye giriş serisi oluşturmak istiyorum. Tahminimce 6 civarı yazıdan oluşacak ve pek yorucu olmayacak. Zaten felsefeye girişte felsefe ve alt disiplinlerinden genel olarak bahsedileceği için yüksek dozda bir doyuma ulaşmak bu seri için pek mümkün değildir. Ama umarım daha sonraki aylarda derinlemesine yazılarda gelecektir. Bu seri yazılarında ilk başta bazı kavramların anlamlarını vericem bu kavramlar yazının içinde geçebilir de geçmeyebilir de, ama çoğunlukla yazının içinde barınacaktır. Bu yazı doğal olarak bu serinin ilk yazısı olduğu için bahsedeceğim konu da felsefenin ne olduğu ve alt dallarının neler olduğudur. Ayrıca bilim,sanat ve din'le ortak olan özellikleriyle farklılıklarına da değiniceğim. Yararlandığım kaynaklar itibariyle arada Ahmet Cevizci ve Takiyettin Mengüşoğlundan alıntılar olacaktır.

Sistematik: Çeşitli konularda elde edilen bilgileri bir sentez içinde birleştirmektir.
Tematik: Bir ana tema etrafında farklı disiplinleri toplayarak aralarında ilişki kurmaktır.
Tikel: Bir bütünün bir tek parçasıyla ilgili ya da bir türün bir veya birkaç üyesine ilişkin olma durumu.
Olgu: Bir takım olayların dayandığı sebep ve onların sonuçları.Varlığı deneyle kanıtlanmış şey.Tarafsız,nesnel...
Tümel: Var olan her şeyi kapsayan,bütün varlıkları ve düşünülen şeyleri içine alan.
Muthos: Efsaneler, yunan mitolojisi
Logos: Sosyoloji,biyoloji ve fizik gibi bilimsel disiplinler.
Formel Bilimler: Doğa olayları yerine zaman ve mekana bağlı olmayan mantık ve matematik gibi bilimlerdir.Ortaya konan ürün düşüncede bulunur.
Tin: Ruh. Bazı düşünürler evreni ve gerçeği açıklamak yolunda her şeyin özü,temel ya da yapcısı olarak benimsedikleri madde olmayan varlık.
Us: Olaylar ya da kuramlar arasında zorunlu bağlantılar kurma. Düşünme yetisi.
Töz: Evrenin var oluşunda ilk öge olarak düşünülen, değişen her şeyin özünde değişmeden kaldığı varsayılan.
Tinsel: Maddeyle ilgili olmayan
Erek: Amaç,gaye
Fenomen: duyularla anlaşılabilen somut şey
Fenomoloji: Maddenin özünü ele alır

Felsefe nedir? Aslında bu soruya net ve tek bir yanıt vermek pek mümkün değildir. Çünkü tarih boyunca gelen filozofların kurdukları felsefi paradigmaları içinde anlamı değiştiği gibi toplumlardan topluma ve zamana göre de anlamı değişiklik göstermiştir. Zaten felsefeyi tek bir kalıbın içine sokmak felsefenin ruhuna aykırı olan bir durumdur. Çünkü felsefe onu sınırlayacak kesin tanımlardan mutlak ve kesin açıklamalardan uzakta durduğunca kendini daha iyi bir şekiklde ifade edebilir. Bu felsefenin ruhuna daha uygun düşer. Örneğin Sokrates günümüze yazılı hiçbir eser bırakmamıştır. Bunun nedenlerinden biri Sokrates'in yazılı sözün insan zihnini tembelleştirmesi nedeniyle onu değersiz bulmasıdır(bize de burada bir dokunduruyor Sokrates amcamız). Diğer bir sebebi ise ona göre felsefe entelektüel bir alışveriş olaraktan karşılıklı konuşulup sorgulamakla hayata geçirilen bir şey olmasıdır. Aslında bakınca felsefe bulunduğumuz zamana kadar gelen filozofların düşüncelerini papağan gibi tekrarlamak ya da bazılarını benimsedikten sonra o filozofa ''sen olmasan felsefe olmazdı'' muamelesi yaparak o fikirleri satmak değildir. Veyahut sürekli felsefi terimler yada kalıplar kullanıp anlaşılmayı ve anlatmayı zor duruma sokmak hele ki bu felsefi terimleri bilmekten dolayı hava atmak hiç değildir. Felsefe uğraş alanı mesleği ne olursa olsun insanların ilgilenmesi gereken hayatının işleyişini kavramasına yardımcı olacak sorgulama,derin düşünme ve tartışmadır. Felsefe kişinin ne, niçin gibi soruları sorup önünden akıp giden nehirde ferahlamasıdır. Felsefe ben kimim, neden buradayım,nereye gidiyorum,niçin yaşıyorum gibi hayatına var oluşa dair sorduğu büyük sorulardır. Peki felsefe kelime anlamı olarak ne demektir? Felsefe sözcüğü çoğu kişinin de bileceği üzere yunanca ''Philosophia'' yani sevmek anlamına gelen ''Phileo'' ve bilgelik anlamına gelen ''sophia'' sözcüklerinden türetilmiş olup bilgelik sevgisi veya hikmet arayışı anlamını taşır.Bilgelik belli bir duruşu belirtir. Hani derler ya ''hayata karşı bir duruşun olsun'' diye işte budur bilgelik. İlkeli bir hayat yaşamaktır.Sorgulayıcı tutumla sahip olunan bilgileri ilkeli bir hayat doğrultusunda kullanmaktır. Hayatı iyi bir şekilde okuyup yorumlamaktır. Aslında bu çoğumuzun pek başaramadığı bir şey. Yani ilkeli bir duruşumuzun olması. Düşündüklerimizle, pratikte uyguladıklarımızın birbirine uyuşmaması ve bunun sonucunda kendimize zulmettiğimizi düşünüp üzülmemiz. Çoğu insan ki buna ben de dahilim, iyinin kötünün doğru ve yanlışın yapılması gereken ile yapılmaması gerekenin ne olduğunu bilmemize rağmen bu düşüncelerin arkasında uygulamada duramamamız aslında kendimize karşı iki yüzlü olduğumuzu gösterir. İçinden çıkılması zor bir durum. Yani benim düşündüklerimi gerçek hayatta uygulamayı zorunlu kılacak olan nedir? Neden sırf öyle olduğunu bildiğim için onu yapayım ki ? Bu sorular aslında etik felsefesinin konusu oluyor felsefeye giriş yazısında ele almak pek makul olmadı ama iş içten geçti :) Evet bağlayıcılık olması için hiçbir geçerli bir sebep ya da felsefi bir akım durmuyor gibi gözüküyor çünkü hiçbirisi beni kolumdan tutup bunları yapmaya zorlayamaz ama bir dine inanmam ki bu din içinde ahiret gibi ceza ve ödül sistemini barındırıyorsa o zaman benim bu dünyada ahlaki anlamda düşüncelerimi uygulamaya yansıtmak için bir zorlayıcı sebep olur. Tabii yine yapıp yapmamak özgür irademize kalıyor. Neyse haydi felsefenin ne olduğuna devam edelim. Aslında demin düşünce ve pratik üzerine yaptığımız sorgulamada felsefenin ne olduğuna cevap verdik diyebiliriz. Felsefe insan hayatını nasıl etkiler? Sokratesin ifade ettiği bilgelik anlayışı Pythagorasçılar tarafından geliştirilmiş ve 3 hayat öğretisi ortaya atılmıştır. Buna göre verilen örnek şöyledir; Olimpiyat oyunlarında şan şeref için koşmaya gelen atletin kendisi ve hayat tarzı. İkincisi oyunlar vesilesiyle bir şeyler satıp kazanan tüccarlar. Ve üçüncüsü ise bu insanların ne yapmaya çalıştıklarını neden yapmaya çalıştıklarını anlamaya çalışan filozoflardır. Bu metaforda atlet egosu güçlü, şan şeref peşinde olan ve daima kendini kanıtlamaya çalışan insanı gösterirken tüccarlar yalnızca parayla mutlu olunabileceğini düşünen maddeyi düşkün insanları betimler. Orada duran filozof ise bir bütün olarak hayatı, olayları anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan bir insanı ifade eder. Evet iş sadece anlamakta bilmekte bitmemektedir. Bir yandan da bunları anlamlı kılmaya ve açıklamaya çalışmaktır. İnsanın hayatta bir anlam arayışı aslında insanın içinde bulunan anlamlandırma ve açıklama isteğine ve yaptırıcı gücüne işaret etmektedir. Felsefe hayatı anlamaya çalışırken bilim,sanat ve din alanlarda anlamaya çalışmaktadır. Ama aralarında bazı farklar ve ortaklıklar vardır. Aslında demin hepsinin ortak noktasını söylemiş bulundum o da varlığı ya da dünyayı anlamlı kılmaya çalışmalarıdır. Bilim anlamlı kılmaktan ziyade anlamayla uğraşır gerçi.''Bilim ve felsefe, din ve sanattan rasyonel bir temele dayanma,anlamlı kılma faaliyetine aklı katma,açıklamayı rasyonel bir temele dayandırma noktalarında farklılık gösterir''. Benim aklıma takılan her zaman dinin durağan ve sorgulanamaz olarak itham edilmesidir. Din sorgulanabilirdir ki bir müslüman için Kuran'ın dediğine göre bu zaten böyle olmalıdır. Ama burada yapılması gereken ayrım şudur; din hiçbir zaman kendi değerlerini sorgulamaz. Yani daha düzgün ifade etmek gerekirse ''din hiçbir zaman açıklamasının kaynağındaki yaratıcı gücü sorgulamaz''. Buradaki sorgulama işini din felsefesine devreder. Ama şuna da dikkat edilmeli bunları dinin sorgulamamış olması bunların sorgulanamaz olduğu anlamına gelmez. Din hayatı,evreni ve var oluşu bilip bilmediklerimizi ve bazı sorulamızın cevabını sadece kendisinin verebileceği bir müessesedir. Din bizim anlam arayışı içinde kaybolmamamız için güvenle tutabileceğimiz tek daldır. Hayatımızı ilkeli yaşayabilmemiz için uyulması gereken bir kurallar bütünüdür. Din, felsefe yaparken neden varım,niçin varım,tanrı nasıl bir varlık gibi soruların en güvenilir ve rasyonel cevaplarını veren tek kaynaktır. Tabii ki o din doğruysa ve daha önce sorulması gereken soru itibariyle bir din varsa. Peki bilim ile felsefe arasında nasıl bir ilişki vardır ? Bilim ve felsefe arasında bir ayrım olmadığı zamanlarda Thales batılı anlamda ilk filozof ve bilim adamı olarak kabul edilmiştir. Felsefe ve bilim yöntem bakımından farklılık gösterirler. Bilimde deneysel yöntem ve kanıtlama vardır. Yani doğa bilimlerinde kişinin yaptığı keşfi kanıtlaması vardır ve kanıtlanmış doğrular genel geçerdir. Formel bilimlerde ise kanıtlama yerini ispata bırakır. Felsefede ise filozof akıl yürütür ve buna dair argümanlar üretir burada bir ispat ya da kanıttan ziyade bir gerekçelendirme veya haklılandırma vardır. Ve felsefede öznenin kendi düşünceleri ve çabası söz konusudur. Matematikteki veya fizikteki gibi doğrular yoktur. Ayrıca bilim bile yapılabilmesi için bazı felsefi ön koşulları kabul eder bunlardan bazıları nedenselliğin olduğu,evrenin anlaşılabilir olması ve dış dünyanın var olması gibi... Bilim bilgi üretir ama bilgi nedir kesin bilgiye ulaşılabilir mi gibi sorulara cevap veremez. Bilimin bir sınırı vardır ölümü fiziksel olarak tanımlamaktan öteye gidemez ve bir insanın ölüm fenomeninden dolayı sorduğu hayatın anlamı nedir sorusuna da ömrü billah cevap veremez. Felsefe ve sanat arsında da din ve felsefe arasında olan ilişki vardır yani sanatçı sanatını yapar ve güzellik nedir gibi sorularla ilgilenmez bunla sanat felsefesi ilgilenir. İşte din,bilim ve sanat birinci düzey bir açıklama sunarken bize bunları inceleyen felsefe dalları ikinci düzey bir açıklama sunar bü yüzden dolayı da felsefe ikinci düzey bir etkinliktir. ''Aynı şekilde matematik sayılarla uğraşır ama sayı nedir diye sormaz matematikçiler bununla ilgilenmez''. Felsefenin de kendi içinde 3 temel boyutu vardır bunlar;20. yüzyıla kadar olan kurucu/bütünleştirici boyutu temsil eden klasik felse, ondan sonra İngiltere'de idealizme tepkiyle ortaya çıkan analitik felsefe ve sonrasında hakim olan eleştirel felsefedir. Felsefenin analitik boyutu daha çok metafizik karşısında durup dil ile ilgilenmiştir. Eleştirel felsefe ise dili başka bir boyuta taşımıştır. Felsefe '' batıdaki ilk doğuşundan günümüze kadar yaklaşık iki bin yedi yüzyıllık süreçte temel alt disiplinler oluşturmuştur''. Bunda en baba yerleri sanat,etik,din,siyaset,epistemoloji,metafizik ve estetik felsefesi almıştır. Modern zamanlarda hukuk,bilim,zihin,tarih felsefesi eklenirken günümüzde ise teknoloji,çevre gibi felsefe dalları da eklenmiştir. Şu an felsefeye giriş serisinin ilk yazısının sonuna gelmiş blunmaktayız. Umarım sıkmadan ve açıklayıcı anlatabilmişimdir. Felsefe ile kendi kişisel görüşlerimi bu son satırlarda yoğunlaştırmam gerekse şunu söylerim; felsefe, insanın ıssız bir adada mahsur kaldığında da, metropol şehirlerin kalabalık caddelerinde yürüken de her daim yaptığı ve yapabileceği bir uğraştır. Aslında uğraş demek olduğundan küçük gösterir. Felsefe bundan çok daha fazlası insanın ekmek ve su kadar temel bir ihtiyacıdır. Gerçi ekmek ve su olmadan da kolay kolay felsefe yapılamaz. Yani demek istediğim salın içinizde tuttuğunuz soruları duyguları düşünceleri ki bu felsefe havuzunda bir damla olarak sonraki nesillere aktarılmak üzere yüzsünler. Kendinize iyi bakın Lâedrî.

Mutluluğun Sarp Yokuşu

Selam Lâedrî. Aslında bu yazıya nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Tamam, diğerlerinde de aynısını diyorum ama bu sefer ki gerçekten farklı. Bu aralar doluyum biraz. Hangimiz değiliz ki. Hangimiz dolu değiliz, hangimiz sıkılmıyoruz. Ya da tersten sorayım kaçımız gerçekten mutluyuz. Mutluluk dediğimiz şeyler konuşabilse kaç tanesi ben mutluluk verebiliyorum diye gerçekten iddia edebilirdi.
29:64- Şu iğreti dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka şey değil. Âhiret yurduna gelince, asıl hayat işte odur. Ah, bilebilselerdi!
21:16- Biz göğü, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlence için yaratmadık.
Bazen insan mutlu olmak ya da olmamaktan öte bir durumdadır. Bazen insan sıkıldım dediğinde bu iyi bir film izlediğinde ya da güzel bir müzik dinlediğinde de geçebilecek türden değildir. Bazen insan sıkıldım dediğinde bu ruhunun sıkılmasıdır. Artık ... Bu artık kelimelerle pek ifade edilebicek bir durum değildir keza ifade edemedim edemiyorum da ama elbet herkes yaşamıştır ya da bir gün yaşayacaktır. Belki elindekileri tükettiğinde aslında tükenebilecek olan onca gereksiz şeye kendisini nasıl bu kadar kaptırdığını fark ettiği zaman belki de elinde tüketebileceği şeylere bakıp '' bunlar ne'' dediğinde anlayacaktır. Her iki durumda da yavaş yavaş kendini tüketmeye doğru kulaç atacaktır. Attığı her kulaçta biraz daha yorulacak biraz daha nefesi kesilecek biraz daha pes etmeye yaklaşacak biraz daha biraz daha... İnsan bir iş için (artık o her neyse) emek sarf edip karşılığını alamayınca üzülmeye başlar ve neden böyle olduğunu sorgular. Çünkü insan onun olması için uğraştığından dolayı bir beklenti içine girmiştir ve haklıdır da olmayınca üzülmekte. Ama bu bir şeyde belki de bir tek şeyde istisna olabilir. o da; mutlu olmak. İnsan bu hayatta mutlu olamayınca doğal olarak kötü bir ruh haline bürünür, sitemkârlaşır ve bunun nedenlerini de düşünmeye başlar hatta bazen diğer insanlarla kendini kıyaslamaya başlar. Sanki o insanların tüm yaşantılarına hakimmiş gibi. Ne yaparsanız yapın kim ne yaparsa yapsın bu hayatta her daim mutlu olması hiç olası bir durum değildir hatta belki hayatta hiç mutlu da olmayabilir. Arthur Schopenhauer'ın da çok güzel değinmiş olduğu gibi “Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.” Yaşlı insanlarla konuşmak,bence bu dünyada muhabbet edilebilecek güzel insanlar arasında büyük çoğunluğu oluştururlar. Yüzlerindeki kırışıklıklardan, edindikleri tecrübelerden size anlattıklarına kadar. Neyse mutlu olmak diyorduk, aslında mutlu olmaya değinmeyecektim pek. Ama neye değineceğimi de bilmiyorum zaten sadece bu sohbete fazlasıyla ihtiyacım var. Çünkü konuşabilecek yakınımda olan pek kişi yok. Peki madem bu dünyada mutluluğa ulaşmak o kadar kolay değil ya da hiç ulaşamayacağız o zaman nerede bu mutluluk. İnsan ne zaman sıkıntılardan kurtuluşa erecek ve gerçekten kendini mutlu eden şeylere baktığında korku olmadan emin bir şekilde gülebilecek onlara. Söz buraya geldiğinde benim diyeceklerimin bize yazmayı ve kelimeleri öğreten ''yaratıcının'' söyleyecekleri yanında çok değersiz ve asla onun dedikleri kadar güvenilir değil. Onun için ;
4:13-İşte bütün bu hükümler, Allah'ın koyduğu hükümler ve çizdiği sınırlardır. Kim Allah'a ve Peygamberine itâat ederse Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.
11:108-Mutlu olanlar ise cennettedirler.
13:29 - Onlar ki, iman etmişler ve salih ameller işlemişlerdir, ne mutlu onlara, varacakları yer de ne güzeldir!
 Biliyorum... Bu dünya gerçekten çok zor ve whatsapp durumlarında ya da tumblr'da paylaşıldığı gibi ''hayat kısa kuşlar uçuyor'' modunda değil. Her an her şeyin değişip ne olacağını bilmediğimiz bir durum bir sıkıntı ile karşı karşıyayız. Çünkü bu sistem böyle dizayn edildi.
2:155- Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.
Ama etrafımıza bakıpta, ''o insanların hayatları bu kadar güzelken neden benim hayatım bu kadar kötü, neden ben bu kadar üzüntü çekiyorum neden rabbim neden beni seçtin neden bana verdin bu dertleri'' demek, insanın o an ki duyduğu üzüntü ve ruh durumunda ne kadar iyi hissettirse ve o an çok makul gibi görünse de, gerçekten Allah dert çektirmek için sadece bizi seçmiş ve bizi bu kadar özel kılmış olabilir mi ? Hayır. Yani bu dünyada imtihana tabi tutulmak için yaşıyorsak herkesin bazı şeyleri yaşaması gerekiyor ki eğer sadece biz olsaydık üzülenler o zamanda aslında biraz sevinmemiz lazımdı çünkü bu durum bana ''Allah benle daha özel olarak ilgileniyor''muş gibi bir şey hissettirirdi.
3:140-Bak işte günler! Biz onları insanlar arasında dolandırır dururuz. Allah bu sayede iman edenleri bilecek, sizden tanıklar/şehitler edinecektir.
Ve o günler sadece birbiri ardına değil bizim aramızda da dönmektedir.
Söz gelmişken şuna da değineyim, bazı olaylar imtihan neticesinde olsada bazıları bizim yapıp ettiklerimizden dolayı başımıza gelir. İnsanın doğayı çevreyi bozması, yanlış işler yapması gibi nedenlerden dolayı.
“Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir...” (Nisa, 4/79)
Her şeye rağmen bu dünyada iyi olan daha doğrusu insana iyi hissettiricek hiçbir şeyin olmadığını söylemekte çok abes kaçar. İnsanı muytlu eden onlarca şey olabilir ve bunun çok büyük bir kısmı da yapay şeylerdir. GDO'lu besinlerdir içinde tatlandırıcı koruyucu maddeler içerirler ve faydadan çok harap ederler. Ama bazı iyi hissettirip uzun süre derin bir huşu ve mutluluk veren şeyler de vardır ki işte bu da iyilik yapmaktır. Sözde çok basit yazmak için bir iki tuşa basmak,söylemek içinse sadece birkaç saniyeye ihtiyaç duyulan bir cümle olmasına rağmen yapmak içinse çok zor bir yolculuğu ve nefsimiz gibi bizi bu yoldan çeldirici etkenleri barındıran sarp yokuşu göze almaktır. Peki nedir bu sarp yokuş ?

''Ve doğurana ve doğurduğuna da yemin olsun ki,
Biz insanı gerçekten bir sıkıntı ve zorluk içinde yarattık.
O sanıyor mu ki, hiç kimse ona asla güç yetiremeyecektir!
"Yığınlarla mal telef ettim!" diyor.
Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?
Biz ona vermedik mi iki göz,
Bir dil, iki dudak?
Kılavuzladık onu iki tepeye.
Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o.
Sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir?
Özgürlüğü zincirlenenin bağını çözmektir o.
Yahut da açlık ve perişanlık gününde doyurmaktır o,
Yakındaki bir yetimi,
Yahut ezilmiş, boynu bükük bir yoksulu.
Sonra da iman eden ve birbirlerine sabrı öneren, merhameti öneren kişilerden olmaktır o.
İşte böyleleridir uğur ve bereket dostları.'' (Beled 3-18)

Gerçekten bu ayetler beni çok etkiliyor. İnsan şüphesiz ki iyilik yapmaktan mutlu olan bir varlık. En azından dünyayı mahvetmeyen ya da elinde güç olsa kötülük uğruna kullanmayacak olanlar için diyebilirim. İnsanlar sokakta yürürken aç bir köpek gördüğünde,soğuktan üşümüş bir canlı gördüğünde,bankta yatan bir evsiz gördüğünde,ev kirasını ödeyemeyen bir insan gördüğünde,çocuklarının karnını doyuramayan bir anne baba gördüğünde,pazarda akşam yerde kalanları toplayan insanları gördüğünde,oyun oynaması gereken yerde yetişkin insanların dahi çok zorlanacağı hayatları yaşayan çocukları gördüğünde, zulme haksızlığa uğrayan insanları gördüğünde artık kalbi daha fazla acıyı göremeyecek duruma gelene kadar bir sürü şeyi gördüğünde, o sarp yokuşun ortasında ilerlemeye takati kalmamış bir biçimde bırakıp yolun ortasına çöküyor. Bu sarp yokuş bizim için var ve biz adım adım,nefes nefes bu sarp yokuşa atılmalıyız. Üşeniyoruz, umursamıyoruz, nasıl olsa birileri bir çaresine bakıp deyip olmayan insanlara devrediyoruz bu görevi. Ağır geliyor bizlere bu sarp yokuşa atılmak halbuki bir kere tırmansak eminim kolaylaşacaktır. Ve iyilik yapma konusunda da çoğu zaman kolaya kaçıyoruz. Elimize gelen iyilik fırsatlarını geri çevirmiyoruz belki ama iyilik yapmak için fırsat da yaratmıyoruz. Kendim için konuşuyorum şu an, bomboş ve gereksiz her şeyden sıkılmış bir zaman geçiriyorum bu aralar, başka şeyleri sarp yokuşa atılmaya tercih ediyorum. Üşeniyorum, erteliyorum ve böyle yapıp geriye dönüp boşa geçen zamana baktığımda ''Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir...'' bir boşluk görmeye başladım ve bu gördüğüm boşluk her geçen gün biraz daha büyümekte. Büyüdükçe beni içine çekmekte ve bu hızla büyürse yakında beni yutacak. O beni yutmadan benim ''...bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır'' ayetinde vurgulanan o müstesnalardan olmam gerekiyor. Bu cümlem sanki bir yarıştaymışız gibi bir imaj vermiş olabilir, evet yarıştayız ve bu dünyada olmuş olabilecek en güzel yarıştayız.''O halde, iyilikte birbirinizle yarışın!''(2:148). Ama dediğim gibi geri dönüp baktığımda görmüş olduğum o boşluk bazen gücümü tüketiyor ve zamanını boşa sarf etmişken şimdi ne yüzle Allah'ın karşısına çıkabilirsin dedirttiriyor bana ama burada da aklıma ilk 14 yaşımdayken rastladığım hala da beni en çok etkileyen ayetlerden biri olan şu ayet geliyor; ''.Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da''. Aynı ayetin devamı da adeta bütün bu dünyaya rağmen motivasyon veriyor insana ''Muhakakki ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır''. Bazı insanlar siz Allah için iyilik yapıyorsunuz ben ise bir şeye bağlı kalmadan, iyilik olduğu için onu yapıyorum demesine de sakın aldanmayın bu içi boş olan ama süslü de olmayan bir cümledir. Bunun için ahlak yazısını da okuyabilirsiniz. O insanların ahlaki görüşleri sadece kendini bağladığı ve bunu asla temellendiremeyecekleri için dedikleri bir anlam ifade etmemekle beraber onlar da iyiliği direk kendileri yani kendi vicdani huzurları kendilerini mutlu etmek için yapmaktadırlar. Halbuki Allah'ın bizım bir şey yapmamıza ihtiyacı yoktur. Bizim ve diğerlerinin buna ihtiyacı vardır ve ihtiyaç olması hala onun iyilik olmasına bir zarar vermez.
7:7-Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinizedir.
İyilik yapmak sadece bu dünyada manevi bir haz sağlamak ya da cennette bir köşk almaktan da ötedir(tabii ki bunları küçümsemiyorum). Ama iyilik yapmak inanan bir müslüman için yaratıcısının dostu olabilme mevkine ulaşabilmesidir ki bir müslüman için bundan daha güzel bir mevki ya da Allah'tan daha güzel bir dost olabilir mi ?
4:125-İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in dinine dosdoğru olarak tâbi olan kimseden, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah, İbrahim'i dost edinmişti.
Tevbe 72-Allah, mümin erkeklerle mümin kadınlara, altından ırmaklar akan cennetler vaat etmiştir. Sürekli kalacaklardır orada. Adn cennetlerinde de tertemiz barınaklar vaat etmiştir. Allah'ın bir hoşnutluğu ise hepsinden büyüktür. İşte budur o büyük başarı/o büyük kurtuluş.
 Ve nereden bakılırsa bakılsın iyilik yapmak sadece akli olarak düşünüldüğünde bile yapılabilecek en iyi iştir.
 6:160 - Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.
 Yani Allah bizi sarp yokuşa motive etmekte aynı zamanda bunu üzerimize vazife kılmaktadır. Müslümanlar ise kahvelerde ülkeyi ya da islam alemini kurtarıp gençler ise üniversite kantinlerinde sisteme sövmekten ileriye gidememektedir. İnsanların iki yüzlülüğünü düşünmek bile beni çılgına döndürüyor. Birilerini yaptıkları ahlaksızlıklardan dolayı eleştirip ayıplarlarken kendilerini unutuyorlar. Aslında bu unutmaktan da fazlası. O insanlar daha büyük güce sahip olduğu için daha büyük ahlaksızlıklar yapıyorlar ama sen de sahip olduğun güç neticesine elinden gelen kötülüğü yapabiliyorsun. birilerinin bir yerlere torpil yoluyla atanmasına sitem ederken yemekhane sırasında sırf arkadaşın diye birini yanına alabiliyorsun. 2:44 - İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? İyilik konusuna geri dönecek olursak, iyilik yapmak anlık bir olay değil bir süreçtir daha doğrusu süreçler silsilesidir. 74:6 - Yaptığını çok görerek başa kakma.
Yapılan bir iyiliğin iyilik olmasını belirlemek de o sürecin devamında meydana gelir. Yavaş yavaş konuya olan ilgimi ve yazının başında içimde olan o hazzı kaybediyorum gecenin geç saatleri olduğu için sanırım. Yazının sonlarına doğru gereksiz tekrarlara düşmüş olabilirim ama bana bir iyilik yapıp beni mazur görün :) Son olarak yazının başında söylediğim şeye deginmek istiyorum. İnsan bir işe çalışıp emekleri ziyan olunca üzülüyor demiştim. Ama iyilikte bu olmuyor çünkü dünya adaletsiz bir yer olsada Allah adaletsiz değildir. 11:115 -Ve sabret! Çünkü Allah iyilik edenlerin mükafatını yitirmez.
İyilik ne kadar hoş hümanist bir şey görülsede görüldüğü kadar da basit değildir. İnsanın o sarp yokuşu göze alması ve kendini yeri geldiği zaman iyilik yapacağı konularda feda edebilmesi lazımdır.3:92 -Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir. Yazının son kısmını kendime ayırabilir miyim ? Kime soruyorsam şu an benden başka cevap verecek olan yok. Allah'ım n'apıyorum bilmiyorum, neleri neden yapıyorum bilmiyorum. Şu aralar beni bir şeyler yaptığıma inandıran şeyler senle konuşmak ve yazı yazmak falan. Biliyorum bugünlerde dönecek ama dönse ne olacak asıl insanlar bugünleri yaşarken gerçek dünyayı görebiliyor. Her şey boş geliyor. İyi ki sen varsın da  hayatın gerçekten boş olmadığını ve anlamlı olduğunu biliyorum. Her şey için teşekkür ederim. Rabbim beni bu sarp yokuşa cesaret eden ve orada devamlı ilerleyen kullarından eyle.
Kendinize iyi bakın laedri iyilikle kalın. 2:112 - Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah'a tertemiz döndürür ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller. Son olarak, ölüm size sizin ona olduğunuzdan daha yakındır ve ''ölüm gelmeden iyi işler yapın''.

''Her canlı ölümü tadacaktır,sonra bize döndürüleceksiniz''.

Lâedrî

Yeni-Platonculuk Varlık Kuramı


Herkese merhaba. Aslında bu yazının içeriği öncesinden söz verdiğim üzere Platon hakkında olacaktı. Fakat yazıda
(neoplatonism)Yeni-Platonculuk'dan bahsetmek istiyorum. Nedenini ise bilmiyorum. Canım öyle istedi sanırım.

Ortaçağ'da dini inanışlarını felsefe ile temellendirmek isteyen filozofların bir durağıydı aslında Plotinos'un neoplatonizmi. Platon'un meşhur portresinde elini işaret ettiği gibi "öte dünya" bakış açısını amaç olarak edinir bir bakıma Plotinos. "Bir"'den kopmak(Sudur) algısıyla Mevlana'nın panteizmine benzettim diyebilirim. Tanrı algıları farklı olsa da yine de Tanrı'yı kavrayış biçimlerindeki bu ortak noktayı görmezden gelemedim. Tabi özellikle Platon'dan etkilenen Plotinos'un kurduğu sistemde bu durumda etik ya da kozmolojik bazı anlayışlara ilaveten bir din teorisi de bulunmaktaydı. Bu dini teorinin varlığı özellikle Tanrı, ahlak, ruh üzerine yapılan spekülatif kuramların yanısıra bunlara karşı alınması gereken tavırlarla ilgili doktrinlerden anlaşılmaktadır. Bu doktrinlerde de her şeyin Tanrıya -yani her şeyin kaynağına- ulaşmak amacında olduğu ve bu amaca yönelik ifadeler bulunmakta. Platon'dan ne denli etkilendiğini anlamak adına önce yüzeysel bir şekilde Platon'un İdealar Kuramındaki "İyi İdeası"'na bakalım. Platon'un bahsettiği bu "İdealara" dair doğru bakış açısını, tikel varlıkların özü olduklarının altını çizerek kavrayabiliriz. Kendisinin kurduğu Doğru Analojisinde ise, bir doğru çekerek üst ve alt olarak varlığı ikiye ayırır ardından üst ve alta birer doğru daha çeker. Sonuçta toplamda üç doğru çekilmesiyle oluşmuş dört satırdan oluşan bir tabloyla karşılaşırız. İşte bu satırlara varlığın hallerini koyar, örneğin "öte dünyacı" bakış açısının tezahürü olarak görebileceğimiz üzere ilk satıra yani en üst konuma İdeaları yerleştirir. Tabi gerçeklik değeri taşıma niteliği de üstten altta doğru azalır ona göre. Ve işte bu İdealarında kendi arasında en üstüne İyi İdeasını yerleştirir. İyiye dair şöyle bir tanımı bulunmakta:

“İyi varlıktır ve varlık iyidir.”

Platon'un algılarında Tanrı Demiurgos, bu İdealara biçim veren, onları seçendir. Bu noktada, İdeaların hep varoluş tanımlarıyla ve varoluşlarının fenomenlere ihtiyacının olmayışıyla tanrısal bir özellikte olduklarından ontolojik açıdan ilginç bir soruyla karşılaşmaktayız.Şöyle ki: Tanrının fiziksellikten de öte, kelimelere mazhar olamayan yaratmaları zaten potansiyelde var değil midir? Ya da basit bir örnek ile şuanda insan fıtratında mevcut olmayan bir duygu Tanrı tarafından insana eklenebilirdi de. O halde yaratılabilecek her şey potansiyelde bir varlıktır ve bu onlara Tanrısal nitelik verir diyebilir miyiz? Bu da Tanrı için yaratmak dediğimiz olayı bir anlamda kısıtlamaz mı? Bu soru henüz kafaları meşgul ediyor iken burada dursun, biz de neoplatonizm adına Sokrates'in İdeaları ile devam edelim.

İşte sözgelimi İyi İdeasını çok üst bir konuma yerleştirmesiyle Sokrates, bazı yorumcular tarafından İyinin Demiurgos ile aynı şey olduğunu kast ettiği şeklinde yorumlanmıştır. Fakat iki türlüde bu üst konum "Tanrının yaratmayı istemesinin sebebi İyi İdeasıdır ve iyi olan her şeyin nedeni, Tanrı'nın iyiyi istemesidir" haline götürür. Demiurgos, evrenin iyi olmasını istemiştir kısaca. Bu tanımlar aslında bizim "iyi neden iyi ?" sorularına atıflar yapabilen tanımlardır. Belirsizlik olmasının yanında Platon'da Demiurgos hareket halindedir. Bizim Tanrı olarak nitelendirdiğimiz mükemmelliyet ile onun, var olan İdealara biçim verenin Tanrı olması nitelendirmesi farklıdır. Bu az önce de dediğim gibi, Tanrının potansiyelde yaratabilecek şeylere, sadece şekil vermesi ile olur, tabi Sokrates'e göre. İşte burada Plotinos aslında etkilenmeyle onun İyi İdeasını alır ve "Bir" dediği şey yapar. Fakat çok gariptir, bu bire çoğunluk tanrısal özellikler atfederken, bazen de bunu yapmaz. Bu "Bir"'i saf ve basit, değişmeyen, yaratılmamış olan, mutlak olarak tanımlarken aslında bu Tanrının "Bir" durumundan iki ya da çokluğa tekabül etmemesi için çabalar. Fakat teizm grubun içerisinde bulunan bizlerin Tanrıyı tanımladığı şekilde, örneğin zamandan bağımsız, fiziksel olmayan gibi niteliklerin "Bir"'e izafe edilemeyeceğini söyler. Bunun algılarımızda O'nu sınırlamak, O'nu belirlemek ve O'nu bireysel bir varlığa dönüştürdüğünü söyler. İşte bu çıkmaza girdikten sonra da, yani onu bireysel tanımlayarak Tanrının evreni yaratmasındaki seçimi Tanrının yaratımından çıkarmaktadır. Tutarlılık adına O'nu varlığın kaynağı olarak görmek ve varlık için yaratılmanın seçilmemesini kabul etmek, kendisi için kaçınılmaz olacaktır. Bu noktada özellikle dikkat çekmek istediğim şey, Kur'an içerisindeki Tanrıya atfedilen sıfatlar, O'nun tanımlamalarının neden bu kadar önemli olduğudur.


"Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. Eşi de olmadığı halde, nasıl olur da çocuğu olur? Her şeyi yaratan O'dur. Ve O, her şeyi bilendir." (EN'AM/101)

"Allah eksiksiz, Sameddir.(Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiçbir şeye muhtaç değildir)" (İHLAS/2)


Var olmanın iyi olması, ve iyi bir Tanrı için var etmenin Tanrıya has iyi bir eylem olduğu kaçınılmazdır. Sokrates'in iyi ve varlık görüşlerinde bile bu yakalanabilir. Fakat Plotinos'a göre yaratma bir eylemdir ve eylem değişmeyi mümkün kılar. Oysa Tanrı değişmez. Yine tanımında, Yaratmanın bilinci gerektirdiğinden, Tanrıya bilinç atfetmenin O'nu sınırlandırmak olacağını söyler. İşte bunların Tanrının mutlak yetkinlik ve dinginlik halinden çıkması, O'nun kendine yetememesi anlamına geldiğini düşünerek Tanrı tanımında büyük farklılığa gider. Bu tanımı da bu yanlışlamalardan sonra Platon'un İyi İdeasından etkilenerek kurar. Yani Tanrının var etmesi için özgür yaratma ifadesini kullanamayan Plotinos, "sudur", "türüm" öğretisi geliştirir. "Var olan şeyler Güneş'den dağılan güneş ışınları gibi yayılırlar, sudur ederler" der. Fakat her ne kadar bu varlık tanımında varlıklar Tanrıdan sudur eder demişse de, panteizme de karşı çıkmıştır. Çünkü tanımda Tanrının varlıklara yine yaratmanın seçimiyle kendisinden bölme, yaratıklara aktarma şeklinde olmasına karşı çıkar. Aslında teizm anlayışıyla, bilinen panteizm anlayışı arasında biyere konulabilir bu görüş. Zira o "Bir"'i varlığa içkin tanımlamaz. Bu da kuramının panteizmden farkı denilebilir. Bu sayede Tanrının mutlak bağımsızlığı korurken aynı zamanda Tanrı'da eksilme olmasını çözmüş olur. Kafamızdaki Tanrı algısını kendi paradigmamızda düzgün inşa edebilmek adına aşağıda ayeti incelemenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Vurgu sebepli yaratmaya olsa da, "yaratmanın" olduğu da açıktır. Zaten yine bu Tanrı algısında, Kur'an'da Allah'ın çokca sıfatları yer almaktadır. Bunun sonucu olarak algımızın inşasında Plotinos gibi Tanrıyı sınırlandıracağı gerekçesiyle Tanrının nitelenmemesine vararak geliştirdiği bu Tanrı algısının sorununa dikkat etmeliyiz. Ve tabi bu algıyı kazanmamızda Kur'an'a çok şey borçluyuz.

"Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım." (ZÂRİYÂT-56)

Her şeyden ziyade, Plotinos kuramında, Tanrının çoğu tasvirini de doğru yapacaktır. Nitekim Ortaçağda birçok İslam Düşünürünü de etkilemiştir. Amaç olarak da kuramının bizi nereye götürdüğüne bir bakalım. Bu hiyerarşik düzende tanımladığı varlıkları yetkinlik alanında sıralamaya da sokmuştur. Aslında Platon'un İdealarından bahsederek oluşturduğumuz yukarıda kalan soruyla bir bakıma benzer kuramı. Tanrıdan başlayan sudur sürecini üç aşamaya ayırıyor kendisi ve ilk adımınında da Nous (Zihin) bulunuyor. Soruda bulunan potansiyeldeki tüm İdeaları aslında Nous olarak tanımlıyor ve Nousa bunların dünyası olan Tanrısal Zihindir diyor. Bir alt yetkinliğinde ikinci olarak ruhu tanımlıyor ve bu gerçeklikleri kavramak adına ruha düşünce gücü yükleyen bir tanım yapıyor. Hatta bu ruhun tefekkürünü de gerek Nous olsun gerek dünyadaki varlıklar üzerine olsun iki düşünmeye ayırıyor. Son olarak da sudur'un son aşaması maddi dünya der. Kuramı içinde özellikle İdeaların "sudur" içerisinde nasıl bir yetkin rol oynadığı görülebilir ki zaten onu neoplatonizm yapan da budur. Amaç olarak da bu ruh ve maddi dünya arasında orta konuma rasyonel olanı yerleştirir. Bu hiyerarşide her şeyin geldiği üst yetkinlikte olan Tanrıya geri dönme amacı koşar insana kuramında. Özellikle bu kısımda da Panteizm, hatta daha çok Mevlana'nın görüşleriyle benzerlikler olduğunu düşünüyorum. Zira insanın varlığının bu "Bir"'den yani "güneşten" çıkan bir "ışın" gibi vuku bulması, ardından amaç olarak tekrar "güneşe" geri dönme belirlenmesinden bahsedilir. Yine de bu kısım daha çok mistisizm içerdiğinden olsa gerek, o kadar ilgimi çekmedi ve dolayısıyla varlık açıklamasında olduğu kadar üzerinde durmak istemedim.

Genel olarak yazıda, kendim için yeni bir soru edinirken aynı zamanda Kur'an'ın ayetlerle yarattığı zihnimizdeki Allah algısının, O'nu doğru anlamak ve dolayısıyla yaradılışı doğru kavramak adına ne kadar önemli olduğuna değinmek istedim. Allah'ın her bir sıfatının insanoğlu için muazzam nitelikte açıklayıcılığı içinde barındırdığı ve tüm ayetlerde olduğu gibi o ayetlerinde bir amaç taşıdığı varılması gereken noktadır. Aslında sudur anlayışının kendi içindeki sorunlarını  incelerken vardığımız kaçınılmaz sonuç buydu. Fakat söylediğim gibi, döneminin çocuğudur ve iyi olduğunu düşündüğüm bir kuramdır. Bir ara üşenmezsem, Platon ve Aristo'yu da yazmak istiyorum. Görüşmek üzere.

Lâedrî 

Birey ve Toplum


Hayattaki gerçek amacımızdan ziyade, topluluk halinde yaşamamızın sonuçları olan konularla pek fazla ilgilenen birisi olmadığımdan bilgisiz yorum yapacak cesarete sahip olamamışımdır onlar hakkında.Siyaset de çoğu zaman bu konulardan birisi oldu benim için. Siyaseti, aslında varoluş amacımızdan dışlamak ve seküler bir konu olarak ele almak istemiyorum. Ama yaşadığımız dünyanın içerisinde üzerine spekülasyonlar yapılan, ve onu düşünmekten ya da tartışmaktan pek yarar sağlayamadığımız bir konu olduğu için, yine anlamlaştırmak istemiyorum kendisini. Fakat ne denli olursa olsun, kendisinin, toplumu ve dolayısıyla bireyi etkileyen bir fenomen olduğu aşikar.Bu sebepten, varoluş amacının pratikteki etkisi konusunda bireyi etkilediği malumdur. İnsanın yaradılışı üzerine bakacak olursak da topluluklar kurmanın kaçınılmaz gerçeğini görmekteyiz.Yani birbirlerinden farklı zamanlarda ya da farklı mekanlarda bireylerin sürekli birlikte yaşama çabaları, sürekli toplumda bile cereyan eden birlikteliklerden anladığım kadarıyla, bu arzu fıtratımızda yer alıyor olmalı.Fakat arzudan bile önce, bu arzumu tatmin etmediğim ve bireysel olarak yaşamaya çalıştığım bir hayatta başarılı olamayacağım açıktır. Gerçi bir başarı kriterinin olmayışı hoş olabilir ama yine de insanın insana ihtiyacı vardır.En önemlisi de bir ikinci birey olmadan, teizm paradigmasında hayatın anlamı yoktur. Bu gerçekleri kabullendikten sonra topluluklar ve bireylerin neticesinde siyasetin düşünülmeye değer olduğu kanısındayım.

Yazıda Sokrates'in düşüncelerine atıflar yaparak kendimce bir yol çizmeye çalışacağım, her zaman yaptığım gibi.Yine de düşüncelerde benimsediğim şeylerin olması onları tam anlamıyla kabul ettiğim için değil fakat daha çok tutarlı gördüğüm için olmaktadır.Bu noktada tekerleği yeniden icat etmekten kaçınıp halihazırdaki tekerleği kullanarak serüvene devam etmek amacındayım.Her neyse.Sokrates siyaset felsesinin kurucusu olarak kabul edilmektedir.Düşüncesine dair biraz okuma yaptığım zaman kendime daha önce sormuş olmam gereken birkaç soruyla yüz yüze geldim.Devlet tanımım ne? Devletten ne bekliyorum? Devlet ve benim aramdaki münasebet neye dayanmalı?  Bu sorulara yozlaşan topluluk algımdan yola çıkarak cevap veremeyebilirim.Kendimi çok daha az nüfuslu, fakat kalabalık bir kabilede hayata gelmiş bir insan olarak hayal ediyorum. Resmi bir yönetici olmadığını varsayıyorum ama eminim ki bu konumun ihtiyacının doğal hali olarak bir yaşlı tarafından dolduruluyordur. Zaten o yaşlı bana söylemese bile topluluk olgusunu, çevremden algılıyorum. Bu pazarlığın nasıl döndüğünü anlamaya başlıyorum. Örneğin erkekler ava gidiyor, "biz" e yemek getiriyorlar. Kadınlar çocuklara bakıyorlar. Bu temeller dışında bu birliktelikten hepimizin aldığı bir şeyler var, ancak bu birlikteliğe bir şeyler katmak şartıyla. Toplum ve birey pazarlığı en ilkel haliyle bana bunu söylüyor. Peki bu pazarlık ne denli mantıklı? Hayatta kalmak için bir aileye kesinlikle ihtiyacım var, fakat hayatımı devam ettirebilmek için daha büyük bir "aile"'ye ihtiyacım var mı? Hayatta kalmak en temel arzum, fakat sadece bunun için mi yaşıyorum? Çünkü belli bir yaştan sonra bu toplumdan ayrılıp yeteneklerim ile hayatta kalabileceğimi varsayıyorum. Toplumdan ayrıldığım zaman pazarlığım kendimle olmaya başlıyor. Her konuda yetenekli olmadığım için bazen kendimden birşeyler alıyorum fakat kendime bir şeyler veremiyorum. Üstelik yetenekli olduğum konuda daha çok efor sarfedip, daha azını kendime kazandırıyorum. Artık paylaşmıyorum ama özellikle yeteneğimde yozlaştıkça ve yaşlandıkça kendimle olan bu pazarlık daha da zararlı hale gelmeye başlıyor. Etiğe de dayandırarak aslında aile toplumundaki pazarlığın uyarlaması olarak görmek mümkün devleti. Birey olarak yaşamanın getirdiği sonuçları teorikteki toplum pazarlığı ile karşılaştırırken işler bir nebze daha kolay. Pratikte söz konusu bireyler insanlar oldukları için, "böylesine bir sözleşmede, neden birileri bu pazarlıktaki kar payını arttırmak istemesin ki?" sorusuyla karşılaşırız. Bu durum da, sözleşmenin yönetilmesini doğal kılmıştır. Yönetim ve pazarlık anlayışı gayet düzgündür, fakat yönetici düzgün müdür? En yaşlımız mı? Çoğunluğun seçtiği mi? İnsan varlığının fıtratı göz önüne alındığında bu "yönetici" olayının ne kadar problematik olduğu açıktır. Taraflı çıkarların ortak amacına yönelik bu pazarlığın icrası için bir hakem şarttır. İşte Bu hakem için günümüzde öngörülen demokrasi kavramını yermektedir Sokrates. Nitekim çok tutarlı bulmaktayım. Kendisi devlet yönetme işini bir sanat olarak değerlendiriyor. Ve tıpkı bir bina yapmak için neden bir aşçıya değil de bir mimara ihtiyacım varsa ve neden bu binanın yapımında aşçının fikrini almam saçmaysa, işte o yüzden bina yapmak gibi bir çok şeyden çok daha önemli olan devlet yönetmek işini yaparken neden bir aşçının ya da bir mimarın görüşünü alayım diyor kısaca Sokrates. Demokrasiyi eleştirmektedir ve yönetimdeki yönteminde anayasal monarşiye işaret etmektedir. Devlet yönetimi sanatında gerçek bir bilgi sahibi olan bir uzman ile bu sanat icra edilecektir diyor. Teorikte tutarlı, hatta muntazam olduğunu düşünmekteyim bu fikrin. Çünkü toplumun birlikteliğinin devamı için nasıl ben ava gidiyorsam, sen de bizi yöneteceksin. Nasıl seni ava götürmüyorsam ya da ava kimi götürmem gerektiğini avdan anlamayan birisi olan sana sormuyorsam, sende bu konuda bana danışmayacaksın. Dediğim gibi pratikte kafamda canlanabilen şeyler buna kıyasla çok az.Fakat inanıyorum ki, bu bahsedilen şeylerin teorikten ileri gidememesindeki sebep birey-toplum ilişkisindeki bireyin getirebileceği sorunlardır. Devletin aslında düzgün devamlılığı için yapmakta yükümlü olduğu şey bireylerin karakterinin inşası, bireylerin yetiştirilmesidir. Ancak karakter geliştirememiş devletin düzgün olmasa da yine de devamlılığı için yetiştirilmemiş bireyler bir sorun teşkil etmez, dolayısıyla "yetiştirmek" olayı da bu devlet için bir şey ifade etmez. Sonuç olarak kimimiz için karlı, kimimiz için zararlı bir pazarlıkla karşı karşıya oluruz. Bu da yeteneksizlerin yetenekli olanları sömürmesi ile vuku bulur aslında. "Birey" bu yüzden her şeyi ifade etmekdedir. Yazının devamında yine Sokrates'in bireyi ele alışından devam etmek istiyorum.

Dualist bir bakış açısında sahip olan Sokrates, Atinalıların ruhuna gerekli özeni göstermediklerini düşünür. Maddenin, bedenin insanı götüreceği hazların yanılgı olduğuna dikkat çeker. İlkeli yaşamak adına , insanın sorgulamak yoluyla keşfedebileceği bir moral hakikat bulunduğunu ve insanın kendisine mal etmesi gereken bu moral hakikate göre yaşamasının gerekliliğini savunur. Kendisinin "sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değer olmayan bir hayattır" sözünü de bu bağlamda anlamak mümkündür. İnsanın bu noktada günümüz dünyasının yanılgılarından kurtulabilmek adına Sokrates'in dediği "sorgulamak" olayını gerçekleştirmesi gereklidir. Bu "sorgulamak" sürecinde olmayan bir insanın eylemlerinde etkili olan şey, o halde bir başka insandır ya da bu insanların uydurmuş olabileceği başka referanslardır ya da bu insanlardan oluşan devlettir. Şu dünyada var olduğumdan beri olan biten her şeyi bana gayet normal ve alışılmış gibi yutturmaya çalışan bir başkasıdır belki ve en nihayetinde ister ki eylemlerim çıkarına hizmet etsin ya da hiçbir şeye hizmet etmesin ki günün birinde çıkarına ters düşebilecek bir hareketin içinde olmayayım. Bir doğu ülkesinin bireyi olarak komplo teorilerine düşkün olsam da sonuç benim için değişmemeli. Eylemlerimde gerçekleri referans almalıyım. Sokrates bu konuda yöntem anlayışı olarak da "bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir" anlayışını geliştirmiştir. Ancak insan durumunu bu denli kavrayabilirse bu konuda gereken çabayı gösterebilecektir.


Kendisinin bireyler üzerinde "farkındalık" yaratmaya dair çabası çoğu kez gözler önündedir. Bu farkındalığın bilincinde olan ve dolayısıyla eylemlerinde buna göre ilke edinen "birey"lerin sonucunda ve onlar için ancak düzgün inşa edilmiş bir devlet vardır. Fakat iyiyi ve kötüyü içinde barındıran insanın, oluşturduğu, tarihin belli bir döneminde yozlaşan topluluk anlayışından dolayı, bu devleti düzgün inşa etme süreci, olduğundan daha zor bir hal almıştır. Sokrates'in bu çabası ve ardından ölümü Platon'u etkileyecektir. Kendisinin kurduğu sistem üzerine bir sonraki yazıda değiniyor olacağım. O zamana dek, kendinize iyi bakın.    

Lâedrî

Yıldızlar


‘’Ve zaman.İnsan gerçekten de ziyandadır.’’

Zaman akıp giderken yıldızlar üzerine çok fazla düşünmediğimiz anlardan herhangi birini yaşıyoruz.Ve az sonra bir tanesini daha yaşayacağız.Bu yaşayışın tanımının atalardan devralınması sebebiyle sanki hep bu sokaklardaymışız gibi yaşayacağız.Ezeli olarak burda ve bizden öncesi bizim sebebimizi açıklarken bu nedenler silsilesinin ilk 2 adımında düşünme sürecini sonlandırıyor olmamız ne acı.Atalarımızın da aynı yanılsamaya düşmüş olması muhtemel çünkü bu da devraldığımız  ve aktarma olasığımızın da yüksek olduğu bi hareket.Peki ya gerçekten bu mahalle hep mi burdaydı? Bu sorunun cevabından pek emin değilim ama böyle bi sorunun olmadığından eminim.Bu yaşayış tarzı kendini bize kendimizi bildiğimiz andan hemen önce tanıştırdı.Böylece onu durdurma fırsatını bize tanımayarak 15.yaş günümüzde güzelce paketlediği o algıyı kapımızın önüne bırakıp zile basarak kaçtı.Hayata hoşgeldin ve böyle yaşamanı istiyoruz.Şuana kadar eğlenceli gözüktü bana.İçinde barındırdığı hediye paketi süslemeleri ile , bu koşudaki yerimize bodosloma konulmuş gibiyiz.Maratonda şuanda sadece yüksek tempoda yürüyoruz.Herkesin bi işi olduğuna eminim ama niye koşuyoruz onu anlamadım.Kalabalıkların gürültüsü içinde hepimiz birbirimizin avutması gibiyiz.Eminim ki bu kadar gürültü olmasa yukarı bakardık.Gürültü demişken aslında her zaman dikkatimi çekmiştir gürültüler.Eminim ki o anları hatırlarsınız; o bi anda konuşmanın içinde kendimizi bulamadığımız ve bir saniyeliğine gürültüyü dışardan izlemeyi bulduğumuz o anları.Büyük resmi görebilme fırsatının bize tanındığı o anları içinde bulunamadığımız konuşmaların verdiği yalnızlıktan korkarak geçiştirdik.Yalnızlık , tanıtmak isterken insana insanı yalnızlık korkusu da peşinden gecikmeyip alıkoydu düşünmekten.Bu kararlar hep o kapıdaki hediye paketinden çıkmıştı sanırım.Önceden verilen ve bi türlü hatırlayamadığımız o kararlar;  belki de gerçekten çok önceden verildiği için, ne zaman bu kararın bize alınmakta zorunlu kılındığının fark edilmesinden alıkoyan o aynı kararlar aslında.Olmak ya da olmamak değil mesele.Mesele olmayı fark etmek.Şuana kadar kısır bir döngüye girmeye başladığını hissediyorum.Senden istediğim şey fark etmekse eğer zaten bunu fark etmeni istiyorum demektir.Sanki kendini çürütüyor her okuyuşta.Tıpkı içinde mantık hatası barındıran bizim pipo içen pozitivistlerin gün içerisinde ağzından defalarca duyabileceğiniz o klişe argümanlar kadar kendini çürütüyor hatta.Burda bi dış müdahale gerektiği kanısındayım.Bu önermeye çok acil bi kan lazım hem de.Bu kan biz var olduğumuzdan beri hep ordaydı.Sadece onun eksikliğini yaşadığımız anı beklercesine yukarı bak , hadi artık der gibiydi bize.Bu sefer bu kelimeleri sarf edişinde bir ima vardı sanki.Baktın ama göremedin ironisiyle başka bir anı mı bekleyecekti , yoksa bu sefer o sefer miydi ? Yıldızlar bunu umursamaz bence, onlar bizi paradokstan kurtaran işaretti ; bu hayattaki görevlerini  tamamladılar ve onurlarıyla ölebilirler artık.Şuan bir kez daha ölen o yıldızlara selam olsun.Tüm bu kutu olayı falan beni zaten yeterince yormuştu.Madem ölmeden çıkamıyoruz bu kutudan o zaman izin verin de kutu olduğunu birkez daha fark edip rahatlamak için hepimizin adına o yıldızlara bakmak istiyorum.Tıpkı bırakıldıkları gibiler, Er Ryan'ı kurtarmaya çalışıyolar.Onlar ölücek ve Ryan yaşıcak.Tüm olay bundan ibaret.Bazı zamanlar hava puslu olur.21.yüzyıl postmodern fabrikalarının bacasından tüten dumanlardan unuturum yukarda olduklarını.Ve bu devrimin perdelediği en gerçek şey insandır.Yarattığı popüler kültür bakın sosyal sınıf oluşturmuyorum diyerek sallanan sandalyesinde bir tur daha atarken biz de bunun iyi bişey olduğunun kanısında yine o yıldızları bir kez daha unuturuz.Ve yıldızlara bir darbe daha, işte postmodernizm; dünyanın düz olduğunu kanıtlayacak ortam ararken bunu bu konunun umrumuzda olmayışını sağlamasıyla başarır.Böyle bişey demiş olsa eskiden olduğu gibi devlet onu asmazdı.Çünkü bu kültürün şuanda böyle şeyleri umursamadığı aşikar.''Populus'' Fransızcada ''Halk'' kelimesinin karşılığıdır.Şuanda halk yerine halkın çoğunluğu anlamında kullandığımız popülerliğin ürettiği kültür zamana dayanamayan bir yanılsama iken anı yaşamakla çok fazla meşgul olan bizler ortak kültürünün inşasına yapılan bu darbe girişimini yine mi küresel güçlere bağlamakla yetineceğiz.Bu küresel güçler bizim onları ne olarak yorumladığımızla alakalı aslında.Bu yaptırımlar bizim bize neyi dikte ettiğimizden ibaret.Bu kültür bizim kültürümüz.Benim ve bizim diyebildiğimiz her şey onda saklı.

O zaman senden son bir şey istiyorum.Bir kez daha o yıldızlara bak.Ama bu sefer görmeyi dene.

Lâedrî

İnsan Üzerine, Sokrates ve Ölüm

Merhaba Dünya, Dünyalılar.

Bıraktığımız haliyle ontoloji, çelişkiler batağında idi.Atinalılar yorgun düştüler ve artık felsefeden çıkar gözetir oldular.Talepten olacak ya, bir düşünür istihdamı söz konusu oluyor ve "her isteyene para karşılığında 'bilgelik'" satan sofistler tarih sahnesine çıkıyorlar.Kendileri için sofist kelimesini seçmişlerdir ki kelimenin kökü Yunanca'da sophistēs, (wise-ist, one who does wisdom),bilgelik yapan kimse anlamına gelmektedir.Gezgin bilginlerdir, bilginin tüccarlarıdırlar.Bilgiye karşı davranış biçimleri sonradan eleştiriye maruz kalacaktır nitekim.Sofistlere değinmeden önce, düşünce paradigmasındaki değişikliğin de değiştirdiği şeyler olmuştur.Örneğin insan üzerine düşüncelerin pratikte etkileyeceği şeyler olması, felsefeden beklenti oluşturmuştur.En azından, felsefe adına kültür oluşturmaya başlamış, fakat refah seviyesi eskisi kadar yüksek olmayan bir Atina için, bilgiyi sırf bilgi olduğu için değil, fakat bazen işe yarayabileceği için de sevmek icap etmiştir.Özellikle bu beklenti, politika ve yönetim sanatıyla bir zümreyi ve onun iktidardaki yerini güçlendirmeyi karşılamak üzerinedir.Ve evet gerçekten de öyledir, insan üzerine felsefenin pratikte özel bir karşılığı vardır, olmalıdır da.Ontolojinin garip olmasının çekiciliği bir yana, insanı çekici kılan kendisinin garipliklerinin yine kendisinin derinlikliklerinde gizli olduğu gerçeğidir. 

(51-21) "Ve kendi nefslerinizde de (âyetler) vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?"

İnsan üzerine her başlık, bu görmemiz gereken fıtrat gerçekliklerine dair düşünmeyi gerekli kılmaktadır.Daha önce de dediğim gibi bir fikrin inşası için birkaç sayfayı çevirmek zorundayız.Bu sebepten, çok önemli görmediğim fakat insan üzerine felsefede ilkler niteliğini taşıyan sofistlere de bu analizde yer vermek istedim.İnsanın topluluk halinde yaşamasının gerekliliğini öne süren sofistler, bu topluluğun yönetimine ve insanın toplumsal çevreyle ilişkisine dair öğretiler sunmuşlardır.Yani milletvekili olmak isteyenlere para karşılığında retorik öğretmişler, kişisel gelişimlerini gözetenlere de erdem satmışlardır.Acaba tüm Atina'yla dalga mı geçiyorlardı diye düşünmeden edemiyor insan.Fakat değilse eğer, bilgelik iddia ederek eğitimcilik yapmaya çalışan bu arkadaşların, Sokrates'i kızdırmış olabileceklerini düşünüyorum.Bu arkadaşlar demişken, önemli temsilcileri arasında Gorgias, Prodikos ve müstakil kimlik kazanan, "insan her şeyin ölçüsüdür" sözünün sahibi Protagoras bulunmaktadır.Bu önerme ile ortak bir tavırla rölativizmin savunucusu olmuşlardır sofistler.Hatta Ampirisizmi yani deneyimlemeyi bilginin kaynağı olarak ele aldıklarından dolayı dış dünyanın gerçekliğini sadece insanın deneyimine bağlayıp bağlamadıkları konusundaki düşünceleri bir anlamda belirsizdi benim için.Varlık üzerine düşünce üretmek için düşünce üretmediklerini varsaydığımdan bu konuda net bir çizgi aramıyorum kendilerinde zaten.Fakat Protagoras "var olan şeyleri" algılama konusunda oluşabilecek farklılıkları öznedeki farklılıklara bağlamakta.O halde dış dünyanın varlığını gerçek olarak kabul ettikleri çıkarılabilir, yine de dış dünyanın anlam bulmasını insanın onu deneyimlemesi ile mümkün olacağını savunmaları, bu gerçekliği başlı başına gerçeklik olarak nitelendirmediklerini gösteriyor.Çünkü elde edilen bilgiyi de göreli yapmaları, tek bir gerçeğin olmadığına inandıklarını gösterir.Hatta Sofistler, varlık üzerine felsefede düşünce üreten Pisagorcuların, Miletosluların ya da Elealıların birbirinden farklı düşünmelerinin sebebini de, varlığı; benliklerinde birbirlerinden farklı görmüş olmaları olarak öne sürerler.İnançları kısacası doğayı insan penceresinden ele almak olmuştur.Hatta bu doğa-insan tartışması özellikle ünlü doğa-uzlaşım(phusis-nomos) karşıtlığı olarak tezahür etmiştir.Ve tabi büyük ölçüde nomos'un savunuculuğunu yapmışlardır.Konvansiyonalizmlerinde yani uzlaşımcılıklarında; tanrıların gerçeklikte mi oldukları yoksa nomos yoluyla mı var oldukları konusunda nomosu yani tanrıların toplumsal sözleşme olarak toplumlar tarafından var edildiklerini iddia etmişlerdir.Ve tabi bunun yanısıra, politik ya da hukuksal konularda da nomosun varlığını öne sürmüşlerdir.Aslında göreliliği de savunduklarını baz alarak, evrensel ya da mutlak olan şeylere karşı çıkmalarının, bu noktada kendi içinde tutarlı olduğunu görmek mümkündür.Hatta, Septisizmlerinde genel geçer bilgiyi reddederken eleştirel bir tavır takınarak ahlaki davranışlar için rasyonel ilkelerin kaçınılmazlığını ileri sürmüşlerdir.Tutarsız davrandıklarından ziyade kendilerine iyi bir yöntem edindiklerini söyleyebilirim.Aslında bu septisizm ve özellikle kritisizm yani eleştirel tavır,  felsefeye bir yöntem kazandıracakdır, tabi nihai hedef olarak düşünülmemeleri kaidesiyle.

Septisizm ve kritisizmin gerekliliği üzerine bir kaç şey eklemek istiyorum.Örneğin bir anlam arayışında insanın az da olsa bir düşünmeyle, 2 karara varabilmesi mümkündür.Her şeyin anlamı vardır, ya da hiçbir şeyin anlamı yoktur.Her şeyin biraz anlamı olması gibi bir durum söz konusu değildir.Agnostisizm bu noktada bilemeyiz ayağına yatarak bir anlamda anlamsızlığa yakın bir hayatı öngörür.İçinde bulunduğumuz bağlama de atıf yapan bir analoji yapacak olursak, sınav esnasında bizden çözmemiz istenilen bir soruya karşı, "bu soru çok zor, bu soruyu yapabilmek için yeterli bilgide değilim" şeklinde bir tavır alırsak ve soruyu yapmak için çabalamazsak, soruyu yapmak istemediği için yapmayıp bütün bir sınav uyuyan çocuktan farklı olmayız.Bu inandığımız şeyi denemeye dair bir yönteme çevirmek yapılması gereken şeydir.Hepimiz için öyledir.Bu yöntemin ve aslında septizmin noksanlığı insanda, direkt olarak aitlik hissini doldurmak adına alınmış hızlı ve saçma kararlara yöneltir.Kolektivizme.Genelde ait olduğunuzu hissettiğiniz bir grubun ortak düşüncesini savunurken, o grubun seçkin, tanınmış üyelerine atıfta bulunuyorsanız, gerekli düşünmeyi yapmamışsınız demektir.İnsanın, şuyum diyebilmesi için üniversitede bir sene hazırlık okumasından fazla, Youtube'da bir  video izlemesinden fazla bir şey gerekir.Oysa en nihayetinde amacın bile bir yere ait olmak olması yine saçmalıktır.Tüm bunlar, eleştirel tavır ve şüphe duymanın hayatımızdaki gerekliliğine dikkat çekmek adına birer örnek teşkil eder.Türkiye'de çoğu insan için "müslüman" tanımı, Türkiye'de doğmuş olmakla ilgili bir kavramdan fazlası değil.Kültürün getirdiği bu takı, yine popüler kültürün getirmiş olduğu "ateist" takısından farklı bir şey de değil.Gerçekten müslüman olabilmek için bir ara müslümanmış gibi davranmamak, tüm hayatın boyunca müslüman olduğunu sanıp müslümanmış gibi davranmaktan iyidir.


Sofistlerin düşünceleri bir yana, üzerine düşünmek gereken daha önemli düşünceler vardı.Ve evet..Nihayet Sokrates.Bir tarihi Sokrates Öncesi(Presokratik) ve Sokrates Sonrası(Sokratik) olarak ikiye ayırabilecek nitelikte kilit bir adam.Kendisinin "iyi" bir insan olarak nitelendirilmesini duyduğumdan sonra sempati duyduğum birisi.Eddard Stark kadar onurlu bir adam.Fakat almış olduğu kararlar elbette onurlu olmaktan çok daha anlamlı şeyler üzerineydi.Doğa felsefesinin üzerine düşmüş de olabilir, fakat Atina'nın içinde bulunduğu şartlarda politika ya da moral düzen adına pragmatist bir yaklaşım kendisine daha makul gelmiş olmalı.Özellikle Atina halkının, onu gençleri yoldan çıkarmak ile ilgili suçmalarından yola çıkarak kendisini şöyle hayal edebilmek mümkün: Aynı Zenon'un kullandığı saçmaya indirgeme yöntemine benzer şekilde, sokakta hayatın anlamına, iyiye ya da bilmeye dair yanılgıda olan insanlara ayar veren bir sokak filozofu.Yine de iyi mizacına yapılan atıftan "ayar verme" tanımının aşırıya kaçmış olabileceğini söyleyebilirim.Sonuçta kendisinin pratik anlamda üstlendiği bu hareketin, insanlar üzerinde değişiklik yapması gereken reformist bir hareket olması gerekiyordu.İşte "ilkeli yaşamak" öğretisi sunan bu hareket sonucunda aldığı idam cezasında; yaşamaktansa, ilkeli yaşamak için ölmeyi tercih etti Sokrates.Haksız yere idam edilmenin, haklı yere idam edilmekten daha iyi olduğunu savunuyordu.Özellikle son iki cümlede "ilkeli yaşamak" kavramı ile vurguladığı şeylerin altını çizmek istiyorum.Ona haksız yere idam edilmenin kötü bir şey olduğunu söylemek, ölmeyi neredeyse bir yok oluş şeklinde tanımlamaktır.Kendisinin yaşamayı ne denli ele aldığını anlamak adına bir şeyler söylemek istiyorum.



Geçenlerde ateist bir adamın, teistler hakkında doğru olduğuna inandığı şeyleri söylediği bir videoya denk geldim.Bu arkadaş teizm inancına sahip olan örneğin yahudiler ya da müslümanlar gibi kişilerin, "ölüm" kavramını, inançlı olmayan kişilere karşı çok fazla vurguladıklarını söyledi.Teizm inançlıların özellikle, tehdit etmek başlığı altında, evrenin ölümünün gerçekleşmesinin ardından inançlı olmayan kişilerin hak ettiğini bulacağına inandıklarını söyledi.Bu nedenle inançlıların, "Siz göreceksiniz!" tarzında bir yaklaşım ile çoğu zaman insanların çoğuna negatif, öfke dolu bir yaklaşım sergilediklerini söylemekteydi.Varmak istediği nokta da belli ki, kötü bir teizm profilini ispatlamaktı.Öncelikle bir insanın teizm ya da ateizm gibi dini inançlar neticesinde iyi da kötü olarak genel bir tanıma sokulmasındaki yanlışlığı belirtmek isterim.Fakat buradaki genellemenin yapılmasındaki düşünceye önem veriyorum.Genellemeler çoğu zaman doğrudur.Fakat bu da bir genelleme, o yüzden yanlış da olabilirler.Yine de tümevarıma gitmek isteyen bir düşüncenin, birkaç örnek gördüğü bellidir.Böyle bir genellemenin "müslümanlık" adına daha doğrusu müslümanlık sanılan şey adına yapılabileceğini düşünmekteyim.Çünkü bir şeyin niteliğinin çoğunluğun uygulamasına bakılarak -ki mantık hatasıdır- değerlendirildiği günümüz dünyasında, böyle bir genellemenin doğması makuldur.Ve Kur'an'dan uzaklaşmış, mezheplerin çelişkileri ve saçmalıklarıyla dolu olan bir "dinde", insanların "inandık "demeleriyle ve birtakım dini ritüelleri yerine getirmeleriyle "cennette" kendilerine kesin bir yer biçmeleri kaçınılmazdır.Oysa müslümanlığın hiçbir yerinde cennetin garantisinin olmayışı, insanda delicesine bir endişe uyandırması gerekir.Sonsuz yaşamımızı belirlediğine inandığımız bu eylemlerimizin hangisinin sonunda artık rahatlayıp geri kalan "soruları" yapmaya tenezzül etmeyiz ki? Gerçekten bir müslümanlık anlayışında, ölüme dair bir endişe olması gereklidir.Tanrıya inandık demek özellikle de yaşadığımız yüzyılda neden bu kadar abartılmaktadır? Eşitliğin evren üzerinde hiçbir zaman, hiçbir yerde söz konusu olmadığı gibi, bundan bin yıl öncesinde doğru tanrıya inanmakla şimdi doğru tanrıya inanmanın eşit olduğunu söylemek yanlıştır.Günümüzün bilimsel verilerinin kanımca tanrıya inanmayı makul kıldığını dolayısıyla inanmanın öyle baba bir meziyet olmayışını söylemek isterim.En azından özellikle Türkiye gibi bir coğrafyada bir kısmı yanlış da olsa , en azından tanrı algısını getiren bir kültürün içinde var olmuş isem, benim için sorumluluk, inanmaktan çok da öte olsa gerek.İşte inanmış olmanın bana bir kazançtan daha çok bir sorumluluk yüklemiş olmasının verdiği bir endişeyle ölüme inanırım ben.Demek istediğim nokta, ölümü inançsızlara "yanıldığınızı göreceksiniz, yanacaksınız." diyerek sunan bir teistin şapkayı eline alıp düşünmesinin gerekliğiğidir.Ve böyle bir genellemeyi yapabilen bir ateist için, gerekli ortamın sunulmaması sağlanmış olur.Tabi elalemin ateisti, bize ne istediği gibi düşünsün de diyebiliriz.Fakat iki türlü de ölümü arzulamanın gerektirdikleri konusunda, yanılgıya düşmemeliyiz.

(29-2)"İnsanlar, inandık demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?"

(3-143)"Andolsun, siz ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz.İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz."

Tüm bu şeylere de Sokrates'in "yaşamayı" nasıl ele aldığıyla ilgili bir şeye değinmek için anlattım."İlkeli yaşama"'nın önemi vurgulamaya çalışıyor ve Sokrates ölümü bu dünyadaki yaşamımızın bir sonu olarak görüyor, var oluşumuzun bir sonu olarak değil.Öyleyse yaşamak iki parçaya ayrılamaz ve ilkeli yaşamak bir bütündür.Ölümün etkileyebileceği şeyler neler olabilir o halde? İlkeli yaşamış olan bir insan, öldükten sonra ilkelerini yok mu  sayacaktır? Acaba bir dünyada tanrının sınavını başarıyla geçebilmiş, kendini tanrıya ispat edebilmiş ve iyilerin arasında sonsuza kadar yaşamaya hak kazanmış bir insan, öldükten sonra, yani cennette kötü olsa cennetten men edilir mi? Bu sorunun cevabını bir anlamda tahmin edebilsem de, böyle bir şeyin mümkün olabileceğini düşünmüyorum.Çünkü bu nitelikte bir insan ölümü yaşayışında değişiklik yaratacak bir referans olarak görüyorsa,zaten ilkeli yaşamamış demektir.Biz zaten cennette böyle bir davranış sergilemeyeceğimizi kanıtlamıyor muyuz bir nevi? Yani bu sorduğum soru aslında şuna dönüşüyor: Cennete girdikten sonra kötü olmayacak kadar iyi birisi, cennete girdikten sonra kötü olabilir mi? Sorunun saçmalığını gördükten sonra ilkeli yaşamak adına çıkarabileceğimiz şeyleri anlayabiliyoruz.Peki ölüm neyi değiştirebilir? İlkeli yaşamak adına hala bir şeyler öğrenebilme şansını yaratır ölümden öncesi.İşte bu ölüm buna referans olabilir.Ölümün benim davranışlarımı değiştirmemdeki tek etkisi, bana onları değiştirebilmek konusunda tanıdığı haktır.Fakat kendisine yaklaştığım her gün, varlıktaki var oluşum adına kendi davranışlarımda iyiyi gerçekleştirebileceğim son şanslarımdır.Tüm var oluşumda kendimi gerçekleştirebileceğim potansiyel günlerin azalıyor olması bende endişe uyandırır.Ölümle olan tüm münasebetim budur.Ölümü, Herhangi bir eylemimde potansiyel "iyi"mi gerçekleştirdiğime inanıp ilkesiz yaşayanı tehdit etmek için kullanamam.Ölümle hiçbir zaman arkadaş olamam, benim kendi iyimi gerçekleştirebilmemdeki bir son olduğunu bilirim.O halde ancak kendimi tehdit etmek için ölümü kullanabiliyorsam, sana da hatırlatmak için kullanabilirim.Sonuç olarak "ilkeli yaşamak" benliğimizin var oluşunun bir bütünü olmalıdır ve ölümün buna dair değiştirebileceği bir şey yoktur, ancak ondan öncesinde biz değiştirmez isek.

Genel bir giriş anlamında, insan üzerine felsefenin girişine dair hem tarihsel şeması için sofistler ile hem de özellikle Sokrates'in amaç olarak gördüğü şeyi analiz etmeye çalıştım.Bu amacı da teizm açısından ele aldığım aşikardı.Sonraki yazımda Sokrates'in siyaset felsefesine ve etik anlayışına dair bir keç şey söyleyip ardından öğrencisi Platon'a dair uzunca bir yazı yazmak arzusundayım.O zamana kadar, hepimizin iyi işler yapması temennisiyle.İyi kalın.  

Lâedrî



İki Cambaz Bir İpte

Merhaba Lâedrî! Merhaba dünyadan özendim de bu tutmaz gibi :). Bu yazımda yaklaşık iki haftadır aklımda olan ama sürekli ertelediğim kozmolojik argümana daha doğrusu kozmolojik argümanlara değineceğim. Aslına bakarsak değinmekten biraz fazla olacağı aşikar. Bu arada neden kozmolojik argümanlar dedim, çünkü genelde en yaygın olarak bilineni ve bence de en desteklenebilir (kuvvetli) olanı kelam kozmolojik argümandır. Ancak bunun yanı sıra (Leibniz'ci) Modal kozmolojik argüman da dediğimiz ve "Neden hiçbir şey  yerine bir şeyler var?" soruyla çok basit bir şekilde özetlenebilecek olsa da içeriği dopdolu olan bir kozmolojik argümanda vardır. Yazı da kozmolojik argümanların tanıtılması,açıklanması,getirilen eleştiriler ve onlara verebileceğimiz cevaplar bulunacakken kozmolojik argümanların tarihsel süreçteki incelemelerine ve nerelerde,nasıl,ne zaman ortaya kimler tarafından atılıp geliştirildiği ile ilgili bilgiler bulunmayacaktır. Çok resmi bir giriş olduğunun farkındayım sanki uçaklarda kalkış öncesi kabin ekibinin ve pilotun yaptığı konuşmalara benzedi biraz. Argümanlara geçmeden önce şunu belirtmeliyim; yazılarda karışık okumalarımızı kendi analizlerimizle birleştirip kendi yazma tarzlarımızla buraya yani sizlere aktarıyoruz. Burada bir şeyleri ilk defa bizim bulup anlattığımız gibi bir iddiamız olmamakla beraber kendi özgün felsefemizi yapmadığımızı da söyleyemem. Gerek bazı diğer yazılarımızın konusu olsun gerek kozmolojik argümanlar üzerinde tarih boyunca birçok defa konuşulup tartışılmıştır ama hadi size bir iyiliğim olsun, ben işin felsefi ve bilimsel boyutunu geleneksel halinden en yeni verilerle birleştirip size anlatacağım ;). Kozmolojik argümanlar evrenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığını ileri sürer. Materyalizmin evrenin ezeli olduğu düşüncesine karşılık dinlerdeki yoktan var oluş fikrine de destek çıkmaktadır. Şimdi gelelim buraların büyük abisi ve benim de çok saygı duyduğum kelam kozmolojik argümana;

Kelam Kozmolojik Argüman

1) Var olmaya başlayan her şeyin bir sebebi vardır
2) Evren var olmaya başlamıştır (varlık)
3) O zaman bir sebebi vardır ve bu sebep tanrıdır

*Bu sebebin neden tanrı olması gerektiği de ek argümanlarla ortaya konulmaktadır.

Burada klasik argümana parantez içinde bir ekleme yaptım çünkü ben var olmaya başlayan olarak sadece evreni baz almıyorum Big Bang’in diğer evrenlerin çarpışması veya ayrılması sonucu oluştuğunu yani bizim evrenimizin diğer var olan tırnak içinde sonsuz tane evrenden biri olduğu kabul edilse dahi ortada hala duran bir varlıktan bahsetmiş oluyoruz. Yani okumaya başlamadan önce şunu çok önemli bir şekilde belirtmek isterim ki “hiçlikten hiçlik çıkar” yada “hiçlikten hiçbir şey çıkmaz” durumu göz önünde bulundurulduğunda hangi fizik yasası veya hangi evren modeli olursa olsun var oluşu bir açıklamaya muhtaçtır. Burada hiçliğin tanımının da yapılması gerekiyor. Hiçlik içinde potansiyel dahi olsa hiçbir nitelik,özellik,enerji,madde,anlam,mekân,zaman,boşluk barındırmayan hayal edilemeyen hiçbir vasfı olmayan ve bunlardan dolayı bir şeye sebebiyet veremeyecek olandır. Bakın ... olan durumdur gibi bir cümle bile kuramadım demin çünkü hiçlik bir durum da değildir. Şunu da söyleyeyim 0 da bir hiçlik belirtmez çünkü 0 bir nicelik barındırır. Sanırım şu an hiçliğin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalışıyorsunuz ama bu konuda çok başarısız oldunuz. Sebebini tekrar açıklamaya gerek yok sanırım ama yine de demek gerekirse, hiçlik hiçlik olduğundan dolayıdır ki hayal dahi edilemez. Şu an yaptığım şey argümana geçmeden önce belli şeyleri belirtmek ki yazı daha anlaşılır olsun. Ve evren hiçlikten oluşabilir itirazlarının yanı sıra birde evren sonsuzdur diyenler var ki burada da artık yavaş yavaş argümana girmem gerekiyor. Bu arada sonsuz da en az hiçlik kadar anlaşılması zor ve aynı hiçlik gibi hayal edilmesi imkansız bir kavramdır. İkisinin de ne olduğunu bilsekte idrak etmekte sıkıntı yaşamamız çok doğal bir durumdur. Peki, evrenin başlangıcı olduğunu nerden biliyoruz ? İşte bu soru bu argüman için çok temel bir sorudur. Ve bu soruya hem bilimden hem de felsefeden verilen çok güçlü kanıtlar, akıl yürütmeler vardır. Önce bilimsel kanıtlara bakalım . Tabi ki de herkesin az çok tanımış olduğu Big Bang.

Big Bang Nedir ?

Bütün evren ilk başta tenis topu kadar büyüklükte belirsiz bir hacimde bir tekillikti. Sonra büyük patlama dediğimiz açılımın olmasıyla evren çok hızlı bir genişleme sürecine girdi ve şu anki haline geldi. Hala da genişlemesi ivmelenerek devam etmektedir. Ve biliyoruz ki artık, zaman ve uzay birbirine bağlı. Bu patlama uzayın ve zamanın başlangıcını, ortaya çıkışını açıklıyor.

Big Bang'in Kanıtları Nelerdir ?

*Newton, çekim gücü olduğundan dolayı evren modelini sonsuz (mekansal olarak) bir evren olarak tasarlamıştı çünkü evrenin sonlu ve durağan olması halinde çekim gücü en sonunda galip gelecek ve bütün madde tek bir bileşene dönüşecekti. “Eğer her nesne bir diğeri üzerinde çekim gücüne sahipse, yıldızlar nasıl bu kadar uzun süredir ayrı kalmışlardır” ? Evrenin sonsuz büyük olması da aslında bir çözüm olmuyordu; belli bir alandaki yıldızlar birbirine az bir miktar yaklaşsa çekim kuvveti galip gelecek ve yıldızlar birbirlerine yapışacaktı. Demek ki bu sonuca göre evren sonsuzdan beri var olmuş olsaydı elbet çekim gücü galip gelecekti ve bütün evren şimdiye kadar çoktan tek bir bileşen haline gelmiş olmak zorundaydı. İşin felsefe boyutundan bakarsak (mutlak sonsuzun imkansızlığını ilerde göstericem) çoktan tek bir bileşen haline gelmiş olmalı cümlesi bile anlamsız oluyor çünkü neden 1 gün 1 yıl yada 1 milyar yıl önce bu olay olmadı diye sorulabilir eğer sonsuzdan beri evren varsa. Genişleyen evren modelinde genişleme çekim gücünü dengelemektedir.

*Evrenin genişlediği ilk olarak Einstein'in formüllerine dayanıyordu bunun dışında Lemaitre ve Friedmann da genişleyen evren modelini teorik temelde matematiksel formüllerle ortaya koymuşlardır. 1920 ‘li yıllara gelindiğinde ise Edwin Hubble zamanının en gelişmiş teleskobunu kullanarak diğer galaksileri gözlemlediğinde bunların bizim galaksimizden uzaklaştığını keşfetti. Bu keşfi doppler etkisi denilen olay yardımıyla keşfetti. Nedir doppler etkisi ? Uzaklaşırken dalga boyu uzar ve kırmızıya kayar yakınlaşırken ise dalga boyu kısalır ve maviye kayar. Diğer galaksiler ise kırmızıya kaymakta yani bizden uzaklaşmaktaydı.

*Kozmik fon radyasyonunun bulunması. Big Bang'in sebep olduğu bu radyasyon evrenin her tarafına yayılmak ve sıcaklığı iyice düşmüş olmak zorundadır. Matematiksel olarak ortaya konan bu fosil radyasyon 1960'lı yıllarda radyo ölçümleri yapılırken bulunmuştur. Tam da beklenildiği gibi evrenin her yerinden gelmektedir ve sıcaklığı -270 derecedir.

*Evrenin yüzde 73'ü hidrojenden ve yüzde 25'i de helyumdan oluşmaktadır. Bu durumu da yine en iyi şekilde Big Bang teorisi açıklamaktadır. Hidrojen atomunun oluşması için çok yüksek bir sıcaklık gerekmektedir. “Evrenin çok yüksek bir sıcaklıktan hızla soğuması; proton ve nötronların beraberce elementleri oluşturmasının ve evrendeki yüzde 73 oranındaki hidrojenin açıklamasıdır”. Bu arada yıldızların içindeki süreçlerle hidrojen oluşamaz. Var olan helyumun da çok çok yüksek bir oranı Big Bang ile sağlanmıştır. İlk baştaki o sıcak karışım soğudukça nükleer tepkimeler oluşmuş ve helyum meydana gelmiştir. Helyum yıldızların içinde de oluşabilir ama bu oluşan helyum çıkartıldığında dahi kalan yüzde 24.5’lik helyumun (%25 ti zaten) nerde geldiği açıklanamaz eğer Big Bang yoksa.

*Döteryum ve lityumda patlamanın ilk dakikalarında oluşmuştur . Yıldızlarda bu maddeler oluşamadığı gibi yıldızlar döteryum ve lityumu parçalar. Big Bang ise var oluşunu açıklamaktadır.

*Entropi yasası genelde Big Bang konusunda gözden kaçırılsa da çok önemli bir yer tutmaktadır. Entropi yasası bize evrendeki ısının tek yönlü geri döndürülemez bir şekilde aktığını (evrendeki toplam düzensizlik sürekli artmaktadır) ve en sonunda da bu akışın bir denge noktasına ulaşıp sonlanacağını söyler. Yani eğer evrenin genişlemesi durup evren içine çökmezse olası bir son senaryosu da entropi yasasına göre evrenin ısı ölümü yaşamasıdır.  Bu durum aslında bize basit bir akıl yürütmeyle müthiş bir gerçeği göstermektedir. Eğer evren sonsuz’dan beri var olmuş olsaydı çoktan ısı ölümü yaşanıp sonunun gelmesi gerekirdi. Demek ki evrenin bir başlangıcı vardır.

*Yıldızların oluşumu da Big Bang’i desteklemektedir. Yıldızlar doğar ölür ve sonra başka yıldızlar doğar ve onlarda ölür.  Bu döngü yıldızları oluşturacak kadar gaz olduğu müddetçe devam eder ama ne yazık ki (!) bu gazlar gittikçe azalmaktadır ve bir gün gelecek ki “yasayan son yıldızların ölümüyle evren sürekli bir karanlığa gömülecektir”. Eğer evren sonsuzdan beri var olsa çoktan bu karanlığa gömülmüş olması gerekirdi.

Big Bang’e Karşı Diğer Teoriler

Durağan Evren Modeli
Belki de aralarında en popüler olanlarından biri olan Durağan Durum Modeli. 1940'lı yıllarda 3 bilim adamının çalışmalarıyla ortaya konmuş ise de en bilineni Fred Hoyle'dur. Hoyle genişleyen ama  durağan bir evren modeli ileri sürmüştür. Normalde evren genişledikçe madde yoğunluğu azaldığı için evrenin ezeli olması durumunda azalan madde miktarı yüzünden hiçbir gezegen, yıldız oluşmamalıydı. Hoyle bunun üstesinden gelmek için sürekli madde yaratışını ortaya attı. Bu iddia çok temel yasalara bile uymamaktadır. Hatta bu yeni enerjinin-maddenin nereden geldiğini de hiç gösteremedi. Durağan evren modelinde ortaya çıkan maddenin gerekli oranda meydana çıkması nasıl izah edilebilir veya bu sistemde evreni genişleten mekanizma nedir ? Entropi’yi de açıklayamamasının yanında kozmik fon radyasyonun bulunması durağan evren modelinin tabutuna son çiviyi çalmıştır.

Açılıp Kapanan Evren Modeli
Bu teorinin kanıtlaması için hiçbir gözlemsel ve teorik kanıtın olmamasının yanı sıra bir sürü problemi de kendi içinde barındırmaktadır. Evren içine kapanarak mı son bulacak yoksa ısı ölümü mü yaşanacak bu hala tartışmalıyken evren kapandıktan sonra onu tekrar açacak olan fizik kuralı nedir ? Her kara delik bir tekilliktir tekillikte ise zamanda durmuş durumdadır. Yani evrenin kapanması zaman kavramının da bitmesi demektir. “o zaman uzayın kapandığı an olan tekillik ,zamanın yok oluşunu ifade eder. Artık kapanan evreni yeniden açacak bir kuvvet olmadığı gibi bu olaylar dizisini devam ettireceğimiz bir zaman da yoktur”. Evren açılıp kapanan bir yapıda olsaydı dahi entropi artışından dolayı en son kapanışında tekrar açılacak mekanik enerjiyi bulamayacaktı ve bir daha açılamayacaktı. Demek oluyor ki bu model doğru olsa dahi sonsuzdan beri süregelemez.

Sonsuz Evrenler Teorisi Ve Vakum Dalgalanmaları Modeli

Bu kısmı tamamen alıntı yapacağım en sonunda kaynaklarını belirteceğim. “Vakum Dalgalanmaları modeli ise bizim evrenimizin ve diğer birçok evrenin kuantum dalgalanmaları sonucunda oluştuğunu söylemiştir. Bu modele göre tüm evrenleri doğuran süper-uzay adeta bir sabun okyanusudur ve her evren bu süper-uzaydan çıkan bir baloncuktur. Bizim evrenimiz de bu sonsuz sayıdaki baloncuktan biridir... Bu modelin iddia ettiği gibi sonsuz zaman geriye gidersek bu baloncuk evrenler her yere saçılacaktır ve bu evrenler genişledikçe birbirine geçecek ve çarpışacaktır. Bu ise tüm gözlemlere aykırıdır. Andrei Linde'nin Kaotik Şişme modeli ise şişen evrenlerin mini evrenlere bölündüğünü, daha sonra bu mini evrenlerin şişip yeni mini evrenlere bölündüklerini, bu sürecin kesintisiz devam ettiğini söyleyerek sonsuz evrenler önerir...Arvind Borde ve Aleksander Vilenkin sonsuzdan beri şişen bu modelin şekil olarak geçmişte tam olamayacağını bu yüzden bu modelin de başlangıç tekilliğinden kaçamayacağını göstermişlerdir”.
Yani görmekteyiz ki alternatif olarak sunulan teoriler Big Bang'in yanına yaklaşamamaktadır.
Bunun yani sıra çoklu evrenler teorisi deneysel olmadığı gibi gözleme de dayalı da değildir. Bu ise bilimsel bir teoris için büyük zorluklar demektir. Burada sorulması gereken bir diğer soru ise insanlar inançlarına uymadığı için mi yoksa gerçekten bilim için mi alternatif teoriler üretiyorlar.

Mutlak Sonsuzun Olamayacağına Dair Felsefi
Deliller

Ben bu kısmı madde madde değil de bütün bir yazı kısmı içinde toptan açıklayacağım. Sonsuz nedir, evren sonsuzdan beri var olabilir mi, bir küme sonsuz tane somut elemen içerebilir mi ? Öncelikle potansiyel sonsuz ile mutlak sonsuz karıştırılmamalıdır. Mesela sayılar sonsuz tanedir ama bunlar somut varlıklar olarak karşımıza çıkmamaktadır. Onlar soyut varlıklardır ve sonsuz tane olabilirler. Bunun dışında insan hayalinde sonsuz bir zaman dilimi (çok güç olsa da) hayal edebilir. Ama bu mutlak bir sonsuz olduğu anlamına gelmez. Mutlak sonsuzun olamayacağına dair iki güzel örnek verilir. Biri Craig'in kütüphanesi diğeri de Hilbert'in oteli. Hilbert'in oteli en popüler olanıdır. Otel örneği şöyledir; sonsuz tane odası olan bir otel düşünün. Ve bütün odaları da dolu. Ve bu otele bir kişi geliyor. Otelin sahibi normalde olsa, üzgünüz tüm odalar dolu diyecekken bu özel otelimizin sahibi paragöz abimiz şöyle bir şey düşünüyor. Ulan zaten sonsuz tane oda var her bir odadakini bir diğer odaya yollasam ilk oda boşalır yeni geleni de oraya yerleştiririm. Ve bunu yaparak sonsuz kişisi olan otele bir kişi daha yerleştirmeyi başarıyor ama asıl tuhaflıklar bundan sonra başlıyor. (hala otelde sonsuz kişi oluyor ¿) Otele yeni gelen, hizmeti çok beğenip sonsuz tane arkadaşını otele davet ediyor. Bunu gören paragöz otel sahibi hemen bir şey düşünüyor ve her odadaki kişiyi kendi oda numarasının 2 katı olan odaya gönderiyor (2 no’lu odadakini 4’e 3 no’luyu 6'ya şeklinde). Bu şekilde otele sonsuz kişi daha yerleştirmeyi başarıyor. Ama garip olan otelde önceden sonsuz kişi varken hala sonsuz kişi vardır ama siz gelin bunu birde kahvaltıları hazırlayan aşçılara sorun! Oteldeki kalitenin düşmesini fark eden tek no’lu odadaki arkadaşlar oteli terk etmeye karar veriyor ve bu durumu görüp tam üzülecekken hala sonsuz sayıda müşterisinin olduğunu fark edip rahatlıyor otel sahibi paragöz abimiz(tek sayılar da çift sayılar da sonsuzdur ve çift no’lu odalar hala dolu). Acaba hala eskisiyle aynı parayı mı kazanıyor ? Bu örnek mutlak sonsuzun mantıksızlığını gözler önüne sermektedir. Bunun yani sıra Craig’in sonsuz tane kitap içeren bir kütüphanesi vardır. Peki siz içinden bir kitap alırsanız geriye kaç kitap kalır? Yada birkaç kitap ekleseniz kütüphaneye toplam kitap sayısı ne olur? Tabi ki hala sonsuz olur ve tüm kitapları yeni baştan raflara istediğiniz gibi dizebilirsiniz. Gördüğünüz gibi iki örnekte de mutlak sonsuzun olması ne gibi açmazlara ve mantıksızlıklara sebep olacak bu çok aşikardır. Bir de negatif sayıları sonsuzdan beri saymakta olan ve en son -3 -2 -1 0 diye saymayı bitirmekte olan bir adam görelim. Eğer sonsuz sayıları sayıyorsa ve sonsuzdan beri sayıyorsa ona saymayı neden dün yada 1 milyon yıl önce değil de bugün bitirdiğini sorabiliriz. Zaten sonsuz sayı saymıştır. Aynı şeyi 0'dan sonsuza kadar sayan bir adam hayal ederek anlaşılır hale getirebilirsiniz. Bu adam saymayı hiçbir zaman bitiremez. Peki ya sonsuz geçilebilir mi ? Sonsuz +1 sonsuzun geçilebileceğini söylemektir ki bu sonsuzun tanımına aykırıdır. Ama eğer evren sonsuzdan beri varsa (şu an biz varız ve zamanın hala akmakta olduğunu gözlemliyoruz) ve şu an bizde varsak ve zaman hala devam ediyorsa o zaman biz sonsuz zamanın tamamlanıp geçildiğine tanık olmaktayız. Bu da insana “aman aman neler oluyor nereye geldim ben daha demin evdeydim geri götürün beni “ dedirttiriyor. Ki evren sonsuzdan beri var olmuş olsaydı biz neden bir gün önce bir yıl önce bir milyar yada bir trilyon önce değil de bugün dünyaya geldik (bugün demem bir metafor yani herkes kendi doğumunu baz alabilir) ? Görüldüğü gibi sonsuz bir olaylar dizisine diğer bir deyişle sonsuz bir geçmişe sahip olmak hiçbir şeyin açıklaması olamıyor. Şu örneği de vermek gerekirse, bir kitap düşünün başka bir kitaptan kopyalanmış (bu o kitabın açıklaması oluyor) o kopyalanan kitapta başka kitaptan kopyalanmış ve bu döngü sonsuza kadar gidiyor... Bu durumda biz hala bu kopyalanmayan kitaba ulaşamadık yani bu yazıların nerden geldiğini bulamadık sonsuz geçmişe ve sonsuz nedene gitmek bize bir açıklama veremedi. Sonsuz tane nedene iman etmektense sonsuz olan bir nedene iman etmek çok daha makul görünmektedir. Yazının başında hiçliğin bir özelliği olmadığı için evrenin hiçlikten çıkamayacağını anlatmıştım. Burada da neden sonsuz olamayacağını göstermiş olduk. Yani ateistlerin (materyalistlerin) iki önemli iddiası gücünü kaybetmiş bulunmaktadır. Şimdi gelelim o zaman eleştirilere.

Kelam Kozmolojik Argüman’a getirilen eleştiriler Ve Cevapları

*Genelde Gazali ve David Hume’la meşhur olan nedensellik ilkesine getirtilen eleştiri. Bu eleştiri argümanın ilk öncülünü hedef almaktadır. Eleştiri şudur; gözlemlediğimiz her şeyin bir sebebi olmasından yola çıkıp böyle bir genelleme yaparak var olmaya başlayan her şeyin bir nedeni olması gerektiğini nasıl söyleyebiliriz? İnsan zihni olayların art arda gelmesini anlaşılır kılmak için onları neden-sonuç zinciri içinde bir kalıba oturmaktadır. Ama bu kategorize etme işi ne kadar güvenilirdir ? İnsanın sezgileri ne kadar güvenilirdir ?  Nedensellik ilkesi bütün her şeyin bir neden sonuç zinciri içinde olmasından ve her şeyin açıklanabilir olmasından bahseder hatta bilimde her şeyin açıklanabilir olması (fiziki dünya ile ilgili ) ön kabulü ile hareket eder. Nedenselliği tamamen yok saymak hem gündelik yaşamdaki gözlemlerimizi çok büyük bir çıkmaza sokacağı gibi bir de bilim için güvenilmez bir bakış takınmamızı söyler. Bütün bu isteklerini kabul ettiğimiz de ise bize daha güzel ve güvenilir bir yol sunmaz. Nedensellik bizim sezgilerimize dayanır ve biz geçmişten bugüne kadar binlerce milyonlarca gözlemimiz de bunun böyle olduğunu gözlemledik. Durum böyle iken neden-sonuç ilişkisinin zorunlu olmadığını savunan biri bize buna ait örnekler vermelidir. Kuantum teorisi eleştirilerine daha sonra geleceğim. Biz evrendeki belli şeyler için neden sorusunu sorup bu soruyu neden evren için soramayalım ? Evreni nedensellikten alıkoyan nedir ? Aksi gösterilene kadar sezgilerimize güvenmemizde bir problem yoktur. Tabi Ki sezgilerimiz yanılabilir hele mikro dünyada (Kuantum) doğru olmasını beklemek zorunda değiliz çünkü biz makro evren bu dünya için geliştik. Ama kanıt koymadan sezgilerimize güvenemeyiz her şey bir nedene ihtiyaç duymaz derse birisi, başka biri hepimiz bir rüyadayız diğer kişi aslında dış dünya yok başka biri bütün bunlar yanılsama ve gerçek değil bir diğer başkası ise biz bir bilgisayar oyunun parasıyız diyebilir. Hepsinin olma olasılığı vardır ama hiçbiri hakkında bir kanıt yokken biz hangisine inanırsak daha tutarlı ve mantıklı davranmış oluruz ? Sezgilerimize güvenip nedenselliği kabul edince mi yoksa yazı tura atıp yukarıdaki veya onun gibi spekülatif olan herhangi başka bir iddiayı mı ? Önemli olan burada bir şeyin yüzde yüz kesin doğru olması değil birinin diğerlerine göre daha doğru olmasıdır. Seçim yaparken bunu göz önünde bulundurmalıyız. Bu arada simdi aklıma geldi, sihirbazlık gösterisi izlerken sihirbaz şapkasının içinden tavşan çıkardığında bunun bir sebebi olmadığını mı düşünüyorsunuz yoksa bunu nasıl yaptı diye merak mı ediyorsunuz. Hem sebepsiz yere evren, tavşan çıkabiliyorsa biz neden etrafımızda yokken bi anda bir araba masa çıktığını görmüyoruz ?

*Büyük patlama olmadan önceki o tekillikte sonsuz zaman geçti yani evren aslında hala sonsuzdur iddiası. Öncelikle o tekilliğin ne olduğunun iyi bilinmesi lazım. O tekillikte uzay-zaman yoktu. O tekillike ait matematiksel işlemlerde sonuçlar anlamsızlaşmaktadır ve hiçbir fizik kuralı yasası o tekillikte geçerli değildir. Aslında bir nevi bu tekillik yokluk gibi bir şeydir. Eğer burası sonsuzdan beri varsa yine yukarıda bahsetmiş olacağım mutlak sonsuzun neden olamayacağı ile ilgili sorunlara yüzleşmek zorunda kalacak ve başarmayacaktır. Ve eğer o tekillik sonsuzdan beri var ise ne oldu da birden genişlemeye başladı neden 13.7 milyar yıl önce değil de bu genişlemeyi 1 trilyon yıl önce yapmadı. Bu eleştiri üstünde cok durmaya gerek yok çünkü zaten tekillikte zaman diye bir şey de yok herhangi bir iddiada da bulunamayız.

*Kuantum teorisi yokluktan evren çıkabileceğini kanıtlıyor. Bu iddia belki de aralarında en popüler olan ve içinde kuantum teorisi gibi fizikle ilgili karmaşık bir modeli barındırdığı içinde pek anlaşılamamış olup nedensellik zincirine eleştiri olarak getirilmiş ve argümanın ilk maddesini yerle bir etmiştir(!) Şaka tabi ki yerle bir etmek falan yok. Bu teori ile ilgili bir bilgisi olmayan bir insan bile felsefe de hiçlik tanımını biliyorsa eğer zaten bu eleştirinin (yokluktan evren çıkabilir) mantıksız olduğunu görecektir. Öncelikle kuantum teorisinde nedensellik ilkesinin çöpe atılması gerektiği söyleniyor. Haklılık payı tabi ki vardır biz makro dünya da olduğumuz kadar cesur bir şekilde mikro dünyaya bir nedensellik atfedemeyiz. Ama bu hiçbir nedenin olmadığı anlamına da gelmiyor. Kuantum teorisi olasılıksal bir teoridir yani belli şartlar altında illaki A nedeninin B ye sebep olacağını iddia edemeyiz. Ama bu nedenler yok demek değildir nedenler sonuçları zorunlu kılmıyor demektir. “Neden bu vakum alanları elektron proton üretebiliyorda bambaşka hiç bilmediğimiz tuhaf maddeler üretmiyor. Bu bile kuantum teorisinin arkasında bir nedenselliğin olduğunu gösterir”. Belirli bir işleyişi var yani . Bunun yanı süre süper cisimlerin, elektronların oluşmasıyla uzay-zamanın meydana gelmesini açıklamak aynı derecede basit değildir. Kuantum teorisi hala uzay zaman içinde var olan bir teoridir. Hiçlikte hiçbir fizik kuralı geçerli olamaz. Durum böyle iken nasıl olurda kuantum teorisi hiçlikten evrenin var olabileceğini açıklayabilir. Fizik yasaları bu evrenin içinde geçerli olan yasalardır.

*Zamanın B teorisi doğru ise o zaman Kelam kozmolojik argüman yanlıştır. Evet bu doğru, yani B teorisi doğru ise o zaman kelam kozmolojik argüman yanlıştır ama sonra değineceğim modal kozmolojik argüman hala geçerlidir. Bu arada nedir zamanın b teorisi; geçmiş şimdi geleceğin hepsinin orda durduğunu ve hep var olduğunu insanın zihinsel bir geçiş yaşadığını değişimin olmadığını yani bu zaman hissiyatının bir yanılsama olduğunu söyler. Genel de kabuk edilen KKA'la da uyumlu olan zamanın A teorisine göre ise; geçmiş yaşandığı için artık yoktur gelecek de daha gelmemiştir yani sadece şimdiki an vardır ve biz sadece şimdiki anı deneyimleriz. Zamanın B teorisi kabul edilirse bilimde çok büyük değişikliklere gidilmesi gerekir mesela evrim teorisinin olmayışı gibi çünkü bütün türler her daim vardır ve birbirinden evrilme olmamıştır. Bunun yanı sıra gelecek geçmiş hep var olduğu için insanın özgür iradesi de yoktur. Neden B teorisini kabul etmemiz gerektiği ile ilgili çok güçlü sebepler verilmeli ki hem sezgilerimize hem de bu sorunlara karşı tamam eyvallah diyebilelim. Şu güzel bir alıntıyı da şuraya ekliyorum; “Özgür irade yoksa yaptığımız hiçbir şey bizim elimizde değildir. B teorisini savunan ateistlere göre onların b teorisini savunmaları onların iradeleri değil. (B teorisi böyle demiyorum ama B teorisini kabul etmenin mantıksal sonucu bu diyorum.) Yani onlara göre insan (bu durumda kendileri de) bir makine gibi sadece kendilerine verileni işliyor. Makineler doğru bilgi üretmezler, sadece var olanı işlerler. Bu durumda "zamanın b teorisi doğru olan zaman teorisi" cümlesi kendi içinde iç çelişki barındırıyor. Çünkü özgür irade yoksa zaten doğru bilgiden söz edilemez.Bu iç çelişki sadece eleştirinin başlangıcı. Hiç söz edilmeyebilirdi de."B teorisine göre değişim yok" dedik. Eğer değişim yoksa evrim nasıl gerçekleşti? B teorisine göre ilk hücre de diğer bütün canlılar da sonsuzdan beri vardı. Bu yazıyı okuduğunuz ekran sonsuzdan beri vardı B teorisine göre. Bu da çok ciddi ve eleştirilemez bir tasarım argümanı veriyor teistin eline. Zira hiçbir tasarım argümanı böyle bir durumu varsaymadan yola çıkıyordu. Böyle bir durumda ateist kelamı eleştirmek için çıktığı yolda, tasarım yüzünden Tanrıyı kabul etmek "zorunda" kalıyor.B teorisine göre naturalist evrim de anlamını yitiriyor dedik. Bunu da not edin.B teorisinin doğru olabilmesi için mutlak eş zamanlılık gerekiyor. Mutlak eş zamanlılık ile mutlak değişim arasında sonsuz ihtimal olduğu söylenebilir. Sırf bu bakış açısı bile B teorisinin doğru olma ihtimalini "sonsuzda bir" durumuna getiriyor.Eş zamanlılık ile alakalı olarak ateistler görelilik kuramı ile B teorisinin uyumlu olduğunu iddia ediyorlar. Hatta A teorisinin B teorisinin doğru olabilmesi için mutlak eş zamanlılık gerekiyor. Halbuki görelilik kuramının böyle bir iddiası yok. Dahası görelilik kuramına göre değişim var. Görelilik kuramının iddiası sadece "şimdi"nin kişiden kişiye değiştiğidir”. Yani elimizde A teorisi yerine B’yi kabuk etmemiz için güçlü bir sebep yok gibi durmaktadır.(alıntıdır; Ömer Yalçın Fethullah Demir Mücahit Özdemir Masum Gökyüz)

*Evren kendi kendisinin sebebidir. Bu iddia gerçekten içinde apaçık bir çelişki barındırmaktadır. Bir şeyin sebep olabilmesi için var olması gerekir eğer evren varsa zaten kendisinin var olmasına sebep olmaz/olamaz yani öyle bir şey, eğer evren yok ise o zaman da zaten kendini var etmeye sebep olamaz çünkü yoktur. Ve kaldı ki sebep oluştan önce gelir. Oluşun aslında kendi sebebi olması içinde müthiş bir çelişki barındırır. He bir de vardır ki kuantum teorisine göre gelecekte olan olaylar geçmişe sebep olabilir görüşü, yani bizim mantığımıza göre şu ana kadar hep bildiğimiz, geçmişteki olayların gelecekteki olaylara sebep olmasıdır ama kuantum teorisine göre bunun böyle olmak zorunda olmadığı şeklinde bir yorum vardır. Ve bu yorumdan yola çıkarak gelecekte oluşmuş olan bu evren, yokken yani öncesinde kendisine sebep olmuş olabilir denilmektedir. Şimdi gözden kaçırılan nokta kuantum teorisinin yine bu evren içinde geçerli olup hiçlikte geçerli olmadığıdır. Yani bu evrende gelecekteki şeylerin geçmişe etkisi kabul edilirse dahi evrenin nasıl olurda kuantum teorisine göre hiçliğe müdahale ettiği söylenebilir. Böyle bir şey olması imkansızdır.

*Evrendeki toplam enerji sıfırdır bu da demek oluyor ki evren bedava yemektir yani hiçlikten çıkabilir. Neden böyle oluyor anlamıyorum ama gerçekten genelde fizikçiler çok kötü felsefeciler oluyorlar. İyi ki Enis Doko var. Evrenin toplam enerjisinin 0 olmasından dolayı bu evrenin nasıl oluştuğunun bir açıklamaya ihtiyacı olmadığı anlamına mı gelir. Demek ki artık leylekler getirdi lafı rafa kalkıyor. “Anne ben nasıl oldum”, evrenin enerjisi sıfır yavrucuğum sen asılında yoksun yani daha doğrusu bir açıklamaya ihtiyacın yok. Ne ? Kocaman bir Nee? Der herhalde çocuk. Enerjinin 0 olması, bu bize sadece enerji ile ilgili bir durumu açıklıyor uzay-zaman gibi çok temel bir olgunun nasıl olduğunu açıklamıyor. Burada eksi olan kütle çekim enerjisi ile kinetik ve adını unuttuğum bir enerji daha toplanıp sıfır elde ediliyordu . Peki ne oluyor da yokluk bu 3 tip enerjiye ayrılıyor. Döndük dolaştık yine hiçliğe geldik asla kaçılamaz. Asla!

*Neden-sonuç ilişkisi zaman içinde olan bir olaydır o zaman zamandan münezzeh olan bir tanrı nasıl olurda evreni zamanı yaratır, bunlara neden olur ? Ben bilardo topuna vurduğumda o topta başka bir topa çarpar ve bu nedensellik zinciri içinde toplar hareket eder. Bunu hayal edin. Şimdi bir top diğerine çarptığı AN da çarpılan top hareket eder. Her ne kadar neden sonuçtan önce olsa da aslında aynı anda olurlar yani anlıktırlar . Neden sonuç bir arada bulunur, top çarptığı anda diğeri hareket etmeye başlar her şey o anda olur. İşte tanrı da zamanı yarattığı anda zaman meydana geldi. Yani burada sebep zamanın oluşumuna sebep olduğu anda zaten zamanın yaratılmış olduğu an olduğu için bir sıkıntı oluşmamaktadır. Kaldı ki kozmolojik argüman bir yaratıcı olması gerektiğini kanıtladıktan sonra ki bu sebep maddeyi şekli enerjiyi zamanı mekanı vb. Yarattığı için bunların hiçbirine benzememeli ve bunlara dahil olmamalıdır (aynı zamanda kişisel olmalıdır bunu sonra açıklayacağım) Eğer dahil olursa zaten o da bir açıklamaya muhtaç olacağı için tanrı olamaz. Üste en tepede ek argüman dediğim de buydu. Aslında tanrının çok önemli bazı özellikleri burada ortaya konulabiliyor. Heh nerde kaldık, bir yaratıcı olması gerektiğini ortaya koyulduktan ve bu yaratıcının gördüğümüz bildiğimiz hiçbir şeye benzememesi ve benzemediği anlaşıldıktan sonra onun nedenlerinin zamana dahil olması gerektiği iddiası çok zorlayıcı olur çünkü tanrının vasıfları da diğer argümanlardan ve akıl yürütmelerimizden yola çıkarak göz önüne alınırsa sonsuz güçte ve her şeyi bilen bir varlık bir şeye sebep olmak için zamana gerek duymayabilir daha doğrusu duymaz yani. Bu sorunu bir şekilde çözebilir. Sırf biz hep böyle gözlemledik diye (tanrı kabul edildikten sonra) tanrı içinde böyle olmak zorunda değildir

*Eğer Evren kendi yaratılışını içinde barındırmıyorsa tanrı nasıl barındırıyor ? Neden her şeyin açıklamasını ararken bir anda tanrıda son bulup daha ileriye gitmiyoruz ? Evrenden çok daha karmaşık bir varlık olan tanrı nasıl var oldu ? Hatta bazı ateist sitelerde argümanın birinci öncülü var olmaya başlayan diye değil var olan her şeyin bir sebebi vardır diye yazılıyor ve o zaman tanrının sebebi ne diye soruluyor. Belki onlarca kozmolojik argümandan biri o şekilde formülüze edilmiştir ama Kelam Kozmolojik argüman öyle değil. Onun için o eleştiri bu argüman için anlamsızdır. Şimdi gelelim tanrı nasıl var oldu yada daha popüler olan şekliyle tanrıyı kim yarattı ? Öncelikle, tanrı zaten yaratılmamış olan demektir eğer tanrı diye isimlendirdiğimiz varlığı yaratılmış olarak görür ve onun da bir nedeni ararsak bu zaman sonsuz nedenler silsilesi içince kaybolur ve asla bir nedene ve açıklamaya ulaşamayız. Mutlak sonsuza ilgili verdiğim o örneklerde çok açık bir şekilde ortadadır ki sonsuz tane nedenin olması aslında hiçbir şeyin açıklaması olmaz. Bir şeyin açıklaması bulunduktan sonra açıklamanın açıklamasını sormak ilk açıklama ile ilgili değildir yani bu ağacı kim dikti, dedem sorusuna peki dedeni kim meydana getirdi sorusu sorulabilir ama benim dedem hala o ağacın dikicisidir. Tanrı zorunlu olarak -sonsuz silsileler çöplüğünde boğulmak istemiyorsak- olması gereken bir varlıktır. Nedeni kendi içindedir yani bir nedene şarta bağlı değildir o hep vardır. Bu uygulamayı kim yazdı yazılım mühendisi Burak, peki Burak'ı kim yazdı ? İşte bu soru anlamsızdır çünkü Burak bir kod değil insandır. Tanrı da yaratıcı olduğundan dolayı yaratılmış olmak zorunda değildir nasıl Burak yazılımcı olduğundan dolayı yazılım olmak zorunda değilse. Tanrı için ezeli ve ebedi kavramını tuhaf buluyorum her ne kadar sonsuzluk ifade etse de sanki bana zaman da ifade ediyor gibi geliyor. Tanrının varlığı hakkında detaylı ve tatmin edici bilgilerimizin olmaması evreni yaratmadığı anlamına gelmez çünkü evrenle ilgili yeterince bilgiye sahibiz ve gittikçe çok daha bilgiye sahip oluyoruz.

*Modal kozmolojik argümana geçmeden son olarak gelelim Kant'ın zorunlu varlık eleştirisine. Aslında bu eleştiri ontolojik argümandaki zorunlu varlık tanımına yapılan bir eleştiri olsa da modal kozmolojik argümanda da bir zorunlu varlık ifadesi geçtiği için Kant bu eleştiri kozmolojik argümanlara da gider demiştir. Bence gitmez. Hani modal kozmolojik argümana gitse bile Kelam Kozmolojik argümana zaten gitmez. Bu eleştiride Kant bir varlığın zorunlu olarak olmak özelliğinin olmasını eleştirmektedir. Yani bir varlığın gerçekte var olması hayaldekinden daha mükemmel değildir çünkü var olmak bir özellik değildir varlığa yani hayaldeki varlığa da olabilir ekstra hiçbir özellik katmaz diyerek var olma zorunluluğunu eleştirmiştir ama benim yukarda anlattığım ve birazdan modal kozmolojik argümanda anlatacağım , zorunlu varlık ifadesi varlığın özelliği olarak ortaya çıkmamıştır aksine çevreye baktığımızda mutlak sonsuzluğun yani somut sonsuz varlığın yada sonsuz bir geçmişin olamayacağından yada hiçlikten  varlık çıkamayacağından dolayı var olan bir zorunlu sebepsiz ezeli ve ebedi varlığa ihtiyacın olmasıdır. Burada Kant'ın eleştirisi işlememektedir.
Benim cevap verilmeye değer ve daha doğrusu etraftan önemli önemsiz bulabildiğim eleştiriler bunlardı. Bunlara, bu konuda tarih boyunca kafa yormuş insanların bu konudaki yorumlarından okuduklarımla ve özellikle William Lane Craig, Caner Taslaman ve Enis Doko’dan yararlanarak cevap vermeye çalıştım. Zaten bilimsel kanıtlar konusunda özgün bir şeyler söylemeyi bekleyemediğim gibi yoktan şeyler de ileri sürmedim. Var olan bilimsel araştırmalardan ve çokça Caner Taslaman'ın Big Bang Ve Tanrı kitabından yararlandım. Paul Davies'in Tanrı Ve Yeni Fizik kitabıyla Enis Doko'nun youtube’da ki Sorgulayan Müslümanla yaptığı kozmolojik argüman videosu da çok kaliteliydi. Bunun dışındaki okumaların karışık olduğu için tam bir liste veremeyeceğim ama en azından bu dediklerim kaynakça olarak burada dursun. Şimdi gelelim Modal Kozmolojik Argümana.

Modal Kozmolojik Argüman

1. Varlığı mümkün ya da imkan dahilinde olan her varlığın var olabilmesi için bir şarta, gerekçeye veya nedene ihtiyaç vardır.
2.Evrenin varlığı mümkündür, ihtimal dahilindedir ve o var olmak zorunda değildir.
3. Evrenin varlığının bir gerekçesi, nedeni veya şartı vardır.
4. Eğer evrenin varlığı bir şarta muhtaç ise bu şart "Zorunlu Varlık" tır,  (yani filozoflara göre Tanrı'dır.)
5. O halde Tanrı vardır.

Bu argüman şu soruyla anlamını çok güzel bir şekilde ifade etmektedir “Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var”. Çünkü bizim gözlemlediğimiz herhangi bir şey var olmak zorunda değil. Mesela hayal ettiğiniz herhangi bir varlık belki de olmayabilirdi. Peki böyle bir durumda bu neden var sorusu sorulmalıdır. Modal Kozmolojik argümanın Kelam Kozmolojik argümandan farkı, evren sonsuz bir zamandan beri varsa daha geçerli olabilmesidir. Ve zamanın B teorisi ile de uyumludur. Düşündüğümüz zaman mutlak kudrette bir tanrı ezeli ve ebedi bir evrende yaratabilir. Kimse buna karşı çıkarak tanrının gücünü sınırlayamaz yani bu aklımızın bir köşesinde bulunsun. Eğer evren sonsuzdan beri varsa dahi bu hala niçin var olduğunu açıklamaz. Pek tabi evren yerine acılı çiğköfte dürüm de olabilirdi. Neden bambaşka şeyler yerine bir evren var sonsuzdan beri ? Etrafımızda gördüğümüz her şey mümkün varlık sınıfındadır. Yani yokluğu hayal edilebilir. Sonsuzdan beri var olan bir evrenin de yokluğu hayal edilebilir. Yokluğu hayal edilebilen bir varlığın yok yerine var olmasının nedeni nedir ? Modal Kozmolojik argümanın daha derinine girmeyi düşünmüyorum son olarak şunları demem gerekirse; mümkün varlık yokluğu hayal edilebilen, var olduğu gibi yokluğu da mümkün olan varlıktır. Zorunlu varlık ise kesinlikle olmak zorunda olup varlığını kendisine borçludur ve diğer var olan tüm mümkün varlıklar da varlığını o zorunlu varlığa borçludur. Zorunluğu varlık varlıkları hiçliğe tercih edebilir. Mümkün varlığın sonsuzdan beri var olması dahi neden hiçlik yerine varlığı tercih ettiğini açıklamaz.

Sanırım bu yazımızın sonuna geldik. Kaynakçayı kabataslak bir şekilde yukarıda belirttim. Kozmolojik argüman o kadar güçlüdür ki tek başına dahi bir insanın (en azından benim) bazı özellikleri belli olan bir tanrıya inanmayı sağlar. Bu Tanrı zamandan , mekandan, maddeden vb. münezzeh olmalı dedim çünkü bağlı olursa o da bir açıklamaya gerek duyar ama bizim bir yerde durmamız gerekir. Ve bu varlık kişisel yani bir zihin olmalıdır.  Evrenin sebebi 3 şey olabilir; soyut bir şey fiziksel bir şey yada irade sahibi bir zihin. Soyut şeyler nedensel ilişkiye girmez. Örneğin 3 sayısı bir nedensel ilişkiye giremez. O zaman soyut şeyler evrenin sebebi olamazlar. Evrenin sebebi fiziksel ise o da bir açıklamaya muhtaçtır (diyelim başka evrenler bilmem neler var, biz zaten tüm varlığın hiçlikten oluşamayacağını yada sonsuz olamayacağını gösterdiğimiz için o fiziksel sebebin de bir açıklamaya ihtiyacı var yani bu bir kaçış olamaz) geriye de sadece irade sahibi bir zihin kalıyor bunu da Craig şöyle açıklıyor; bir su ezelden beri donmuş bir haldeyse o nasıl eriyebilir bu olamaz ama sonsuzdan beri oturan irade sahibi bir adam iradesiyle kalkmayı tercih edebilir (tabi sonsuzluk çıkmazından dolayı bunlar anlaşılır yapmak için meteorlardır)
Sonuç olarak evren ezeli ve ebedi olan gördüğümüz hiçbir şey ile tarif edemeyeceğimiz kişisel bir sebebe sahip olmak zorundadır ve bu sebep hiçlikten çıkmayacağına yada sonsuz nedenler silsilesi olamayacağına göre, sizce nedir ?

Lâedrî