Sosyalizm ve Yabancılaşma


Marx insanın doğal durumuna yabancılaşmasından söz eder; Komünist Manifesto'da bahsettiği üzere, proletaryanın artık makinenin bir uzvu olması itibariyle, kendi doğal durumuna yabancılaştığını söyler. Fakat bireyin yabancılaşması bilhassa komün bir toplumun eseridir. Ödül mekanizmasının yok edildiği bir "fedakârlık" durumunda, bir sonraki "fedakârlığın" var olabilmesi için, komünizmin kurucu ideolojisi olan -proleter- diktatörlüğün daha haşin bir uygulaması gereklidir. Bu aslında bireyin yok edilmesinin bir sonucudur. Bu kısmı biraz daha netleştireceğim şimdi.

Marx çok iyi kalpli bir insandır. Bunu insan yapısına çok iyimser yaklaşmış olduğundan dolayı dalga geçmek için söylemiyorum. Gerçekten öyledir. İnsan davranışlarında zuhur eden açgözlülük ve cimrilik gibi fenomenlerin kapitalist bir toplumun ürünü olduğunu söylemiştir. Akılcı olmayan ve öfkeyle kalkıp zararla oturan bu bencillik davranışlarının sırf kapitalist bir toplumda değil, en basit küçük yaşamlarımızda bile vuku bulmakta olan şeyler olduğunu söyleyebiliriz. Belki kapitalist toplumda sonuçları -kitleleri etkilemesinden dolayı- daha büyüktür. Ama her bireyin kendi bağlamında kendi benliğine verdiği zarar aynıdır. Sözgelimi insan yapısı o kadar da masum değildir. Bu gibi duygular bencillik üzerine kurulu dünyamızın bastırmakla mükellef olduğumuz varyasyonlarıdırlar. Anarşistler çok haklıdır: Bu gibi duyguların devletin tabakalarındaki birçok bireyde nihayetinde vuku bulacağını ve bir düzende eninde sonunda yozlaşma meydana geleceğini söylerler. Bu duygular; Lenin'in söylediğinin aksine, silahlı işçiler kontrolünde bastırılması gereken kapitalist toplumun eski alışkanlıkları değildir. Bunlar insanın eski alışkanlıklarıdır, hem de en eski. A priori'dir. Şimdi size bir soru sormak istiyorum. Örneğin sokak köpeklerine yemek dağıtacaksınız. Bunu sadece yemin ücretini karşılayarak yapmayı mı tercih edersiniz, yoksa parayı karşıladıktan sonra hayvanlara yemi bizzat vererek yapmayı mı? İkincisini tercih ederdiniz. Çünkü yaptığınız bu iyiliğin sizde uyandıracağı mutluluk duygusuna tanıklık etme ihtiyacınız var. Bu çok temel olan bencilliğimizin erdemidir aslında. Burada bir iyiliği açıktan ya da gizliden yapmaktan bahsetmiyorum. Pekala kimsenin haberi olmadan yaptığınızı düşünün bu yardımı. Köpeklerin yemeği ne kadar iştahla yediğini ve size karşı ne kadar minnettar olduklarını gözlerinde göreceksiniz. İyiliği yapmamıza sebep olan bencilliğimizin mutluluk istencidir. Nitekim iyilik yapmanın insanda uyandırdığı bu mutluluk da, dünyadaki en temiz duygulardan birisidir; bencilliğin alışılmış kötü itibarı bu konuda bizi yanlışa sevk etmesin. Kant'ın -istisna tanımayan- ödev ahlâkı bir saçmalıktan ibarettir ve eylemlerimizde çıkarcı ahlâkımız söz konusudur. Bencillik ve fedakârlık üzerine şu videoyu izleyebilirsiniz.

Bireyin yapısı budur ve bunun farkındalığı her şeyden önce gerekli olan bir şeydir. Sosyalist bir devlet, işte bireyin yapısında olan bu çıkarcı ve ödül mekanizmasına dayalı durumu yerle yeksan eder. Ve aslında kapitalizmin bireyi yabancılaştırmasından yakınan sosyalizm bireyi uzaktan yakından tanımaz. Özellikle komünizmdeki "herkes yeteneği kadar, herkes ihtiyacına göre" savları kulağa belki adil gelse de adaletsizliğin daniskasıdır. Çalışan bir birey yeteneğinin ortaya koyduğu artı değeri bu durumda diğer insanlara bağışlamış olur; dolayısıyla koyduğu şey daha az ve aldığı şey daha fazla olan bir insan bariz olarak bu insanın üzerine yapışmış bir kenedir. Eğer bu kenenin çalışmayacak durumda ve yardıma muhtaç bir insan olduğundan bahsediyor da, bu bağışçının çok erdemli olduğundan bahsediyor iseniz; bu bağışçıya yaptığı iyiliğin yarattığı mutluluğu çok görecek kadar kötüsünüzdür. Sosyalist devlet bu noktada bireye ödev ahlâkını dayatarak bireyi yabancılaştırmaktadır. Madem Hegel diyalektiğine düşkünsünüz, ben size söyleyeyim o zaman: Ödülünü almayan birey, ileride "ben keriz miyim?" diyecektir. Devlet bana şöyle şöyle bir çözüm sunmaya kalkışır: "Tamam o halde, birbirinizi buluştururuz ve iyilik yaptığın insanın mutlu olduğunu görüp iyi hissetmeni sağlarız." Ödül verecekmiş yani. Babababa. Herkesin eşit olduğu bir toplumdan bahsediyoruz. Kim kime dum duma yani. Herkesin birbirine eşit olduğu bir toplumda kimse kimseye minnettarlık duymaz. Buradaki paradoks, ortadaki sömürünün devlet eliyle iyiliğe dayatma kılıfına sokulmasına hiçbir koşulda izin vermiyor. Muhtemelen tıpkı kapitalizmin insanı yabancılaştırması gibi, sosyalizmde insanı doğal durumuna yabancılaştıracak ve tarihsel materyalizm(!) neticesinde keriz olduğunu fark eden sınıf devrim yapacaktır. Belki de bu olası devrimin dalgalarını sönümleyebilecek diktatörlüğe sahip nihai yönetim sistemi de komünizmdir. ehehe. Dolayısıyla Marx belki de tarihsel materyalizmin gereğini yapmayıp komünizmden sonra bir sistem öngörmeyerek daha mantıklı bir öngörüde bulunmuştur. Kim bilir.

Sonuçta sosyalizmin, komün yaşamın birçok eleştirisi bir yana, kapitalizmdeki yabancılaşmadan yakınarak bireye daha beterini yaptığını, ortaya koyduğu bu çelişkinin altını çizerek göstermek istedim. Kısa bir yazı oldu; fakat öz bir yazı olduğu kanaatindeyim. Umarım kendimi ifade edebilmişimdir. Selam.

Siyaset Felsefesi Ve Ben

Selam Lâedrî.Görüşmeyeli daha doğrusu bilgisayar ekranında kendimle konuşmayalı epey vakit oluyor. Aslında siyaset felsefesine girişle ilgili hafif bir şeyler yazacaktım ama ruhum sanki karanlığın içinde bağlanmış vaziyette. O yüzden şu an biraz içimden gelenlerden bahsettikten sonra girebilirsem gireceğim asıl konuya. Bak bu sefer çalışma odasının tek renkli masasına bakarak yazmıyorum. Manzarımı değiştirdim denizin karanlıklarına,yanan birkaç sokak lambasının çiçeklerin üzerinden bozuk yola düşürdüğü gölgelere bakarak yazıyorum. Karşımdaki camdan kendime bakarak yazıyorum. Ama ne yazdığımı ben de hala bilmiyorum. Bu aralar şunu farkettim, bence dünyanın en gereksiz konusu gündelik siyaset çünkü (bilmiyorum bu hislerimi hissettiğim şekliyle buraya aktarmak o kadar kolay değil)... Siyaset bilimini ya da siyaset felsefesini küçümsemek gibi bir niyetim yok (bahsettiğim şey de o değil zaten).Benim haddime de değil zaten ama dünyada çok daha güzel,insanlar ölüp gitse de,tarih baştan yazılsa da,zamanın tohumları tüm kabirlerin üzerinden tekrar filizlense de ve çağlar atlansa da yitip gitmeyecek olan ebediyen kalcak olan ufak bir çocuğun kalbinden yetişkin bir adamın bileklerine nakşedilecek ve en sonunda yaşlı bir insanın soğuk yüz ifadesi ve kırışık göz altlarıtla kabire götüreceği anlamlar,değerler ve düşünceler var. Ölümün öldüremediği ''şeyler'' var. Hayatımızı bahar ayından sonbahara uzanan bu rüzgarların oradan oraya taşımasına ve yıpratmasına izin vermeyelim diyemem çünkü biz cüz-i iradesiyle yaşayan varlıklarız ama bu rüzgarları görelim,görelim ki meltemlere kanıp mutluluğa aldanmayalım ya da kırkikindi yağmurlarından içimize uzun kasvetler çökmesin. Birbirimizi aynı toprakta biten bitkilerken gereksiz hırs ve bilgisizliklerle arsalaştırmayalım. Her şeye rağmen benim insanların çoğuna bir sevgim yok ama düşümde ürettiğim insan ideasına saygım ve muhabbetim var. Ne dediğimin belki de pek belli olmadığı metaforik anlatımların içinde anlamların kaybolduğu bir yazı oldu ama sonuçta bu böyle olacaktı böyle olmalıydı. Evet kendimi hazırladım sanki biraz. Şimdi girebiliriz siyaset felsefesine. He bu arada uzun bir yazı olacağını pek düşünmüyorum şimdiden diyeyim.
Siyaset Felsefesinin amacı nedir? Ne yapmak nereye varmak istemektedir? Siyaset Felsefesi,insanların toplumla,politik otoriteyle ilişkilerini birey-devlet ilişkilerini incelemesinin yanı sıra siysal iktidarı, iktidarın meşruyetini,yönetim biçimlerini ele alan bir felsefe dalıdır. Herkesin aşina olduğu devlet,toplum,demokrasi,adalet,eşitlik gibi de çok temel kavramları vardır. Bunlara da yazının ilerleyen kısımlarında gireceğim.Bu arada siyaset felsefesi ile siyaset biliminin karıştırılmaması gerekir. Siyaset bilimi olanı,mevcut durumları ele alıp pozitif bir analizi hayata geçirirken siyaset felsefesi olması gerekeni, iyi bir sosyal hayatın nasıl olacağını,iyi bir yönetim biçiminin nasıl olacağıyla ilgilenir. Yani siyaset felsefesi normatif(kural koyucu) bir disiplindir. Her felsefe disiplinin konu ve problemleri olduğu gibi siyaset felsefesinde de vardır. Bunlar ebedi-ezeli ve lokal problemler olmak üzere ikiye ayrılır. Evrensel problemlerle kast edilen yaklaşık 3 bin yıllık siyaset f. tarihinin her döneminde olan ortak problemlerdir. Mesela iyi bir yönetimin nasıl olacağı gibi. Tabii ki bu konuda da farklı düşünceler öne sürülmüştür. Atina'da hüküm süren doğrudan demokrasiye rağmen Platon ve Aristoteles demokrasiye çok iyi bir gözle bakmamıştır. Onlar için iyi bir yönetim, yöneticelerin çokluğundan ziyade yöneticilerin hukuka bağlılıkları,bilgelikleri ve kendi çıkarları yerine bütün halkın çıkarlarını düşünmesiye gerçekleştirilebilirdi. Nitekim platon kendi döneminin demokrasisinden umudu kesmiş ve ütopyasında yarattığı ideal devlette filozofları yönetici yapmıştır. Platon ideal devlet, yönetici sınıfı nasıl olmalı gibi konulara ciddi mânada kafa yormuş bir filozoftur. Onun dönemimde olmayan hatta ondan yüzyıllar sonra parıldayacak olan liberalizm,komünizm,faşizm,muhafazakarlık benzeri modern ideolojilere doğal olarak değinmesede komünizmin temellerini kırıntılarını onun ideal devletinde bulabileceğimizi söyleyenler de olmuştur. Örneğin onun ütopyasında doğan çocuklar ailesinden alınarak devlet idaresinde büyütülmeye bırakılır ki ileride kimse kimseye torpil yapamasın. Böyle ortak kullanımlar vardır. Burada pek durmak istemiyorum. Önemli kavramlardan bahsedeceğim şimdi.

Devlet Nedir? Klasik devlet tanımında devlet oldukça genel ve geniş bir biçimde toplumdaki egemen yönetim örgütü olarak tarif edilir. Bu tarifte yönetim yapısı üzerinde durulmadığı için ister Roma İmparatorluğu ister bir kabile isterse Yunan kent devleti olsun farketmez.Yönetim teokratik ilkelere de dayanbilir geleneksel ya da modern bir devlette olabilir. İkinci ve daha özel bir devlet tanımı ise ortaçağdan sonra bireyciliğin doğuşuyla ortaya çıkmıştır. Belli bir coğrafya üzerinde mutlak bir kontrole sahip seküler ve ulusal örgüte vurgu yapar. Burada sekülerlikten şu kast edilmektedir; sözgelimi Antik Yunan'da her kent devletinin bir Tanrısı olmak durumundaydı. Böyle bir durumda devlete sadakatve itaat aslında o Tanrıya yapılan sadakat ve itaatı. Oysa modern devlet, otoritenin Tanrı'dan türetilmemesi  veya yüksek bir amaçtan çıkarsanmamsı anlamında seküler bir gücü temsil eder. Öte yandan modern devlet mutlak egemenliğe sahip bir güç ya da kurumlar bütününü ifade eder.Toplumdaki bütün diğer grupların üstündeki bir güçtür. Ve devletin coğrafyası da onun temel bir özelliğidir çünkü sahip olduğu sınırlar içinde kalan bireylere düzen tesis eden bir siyasal örgüttür. Bu yüzden devle halk,ülke ve politik otorite gibi üç temel öğeyi de ihtiva eden bir siyasi örgütlenmedir. Bununla beraber modern ideolojilerin devlet sözcüğünden farklı kavramlar türetmiştir.Mesela faşizm devleti ilahlaştırıken liberalizm devleti bireylerin hak ve hürriyetlerini korumak bir arada yaşamalarını sağlamak için var olan asgari rollere sahip bir yapıya indirir.Bu arada muhafazakarlıkta genel olarak güçlü bir devletten yana gibi görünür ama bu muhafazakarlığın her türü için geçerli değildir çünkü onlarda aile,din ve gelenek benzeri kurumların korunmasına yönelik bir duyarlılıkla devlete bir sınırlandırma getirir. Sosyalizm ise devleti geçici bir kötülük olarak görür.Devletin,egemen sınıfların(burjuvaların) çıkarlarını temsil eden dolayısıyla statükonun devamını sağlayan bir araç olarak görür. Bu yüzden devletin herkesin çıkarlarını gözetecek bir yepıya dönüştürülmesini savunur ama egemen sınıfın çıkarlarını temsil ettiği için yani devlet polisi,askeri,mahkemeleri ve yoğun bir iktidarı temsil ettiği için bu dönüştürme barışçıl bir yoldan olamaz. Devlet için farklı şeyler düşünseler de dört görüşte devletsiz olunamayacağını kabul eder. Tabii bunların karşısında insanların devlete itaat etme gibi bir yükümlülüğünün olmadığını, devletin insanın özerkliğine zarar verdiğini söyleyen anarşizm bulunur. Sosyal düzenin devlet olmadan da tesis edilebileceğini savunur ama günümüzde hatta tarihte birbirine yakın farklı toplulukların bulunduğu yerleşkelerde de böyle bir şeyin olamayacağı bariz bir şekilde ortadadır.

Toplum Sözleşmesi Nedir? Devleti açıklamaya yönelik bir teoridir ve düşünce üzerinden kurulmuştur. Hobbes,Kant,Locke,Rousseau,Spinoza gibi düşünürler tarafından geliştirilip benimsenmiştir. Söz konusu tüm toplum sözleşmelesi teorisyenlşeri, insanların ilk başta devlet yokken bir doğa durumundayken bu duruma son vererek bir sözleşme ile devleti tesis ettiklerini kabul eder. Devlet yokken güvenlik güçleri,pozitif hukuk ve mahkemeler de yoktur tabii ki. Hobbes doğa durumundaki insana karşı olumsuz bir görüş benimsemiştir. Hobbes doğa durumundaki insanların birbirlerine eşit olduklarını,bu eşitliğin ise herkesin kendi varlığını sürdürmek için istediklerini yapmak durumunda olması anlamına geldiğini ve özü itibariyle bencil olan insanın barışçıl ve düzenli bir toplum yaratma yeteneğinin bulunmadığını söylemiş ve ''insan insanın kurdudur'' demiştir. Oysa Locke'un doğa durumundaki insanla ilgili görüşleri daha olumludur.O,insanların en azından iyiyi kötüyü ayırt edebileceklerini ve Tanrı'nın yasalarını tanıyıp bu yasalara itaat edeceklerini,doğa ve aklın yasalarına uygun eşitlik,özgürlük ve barış içinde yaşayabildikleri bir düzen tesis eder. Yani onda savaş sadece potansiyel bir tehdittir. Bu yüzden Locke,insanların sözleşme ile devleti oluştururken ona sadece,doğa durumunda sahip oldukları hak ve özgürlükleri korumak ve ihlal edenleri cezalandırmak yetkisi vermiştir.Kitapçılarda Toplum Sözleşmesi ismiyle en meşhur olan düşünür ise Rousseau'dur.O,doğa durumundaki insanın''peri'' gibi olduğunu yani kimsenin kötülüğünü istemediğini iyi özgür ve mutlu olduğunu savunur. Ona göre bu durum bir arazinin etrafını çitle çevirip''burası benim'' diyen insanın mülkiyet talebiyle bozulmuş ve en nihayetinde mülkiyet haklarını korumak için kurumlar tesis edildiğini söyler.Hobbes güvenlik,locke ve Rousseau ise devleti eşitlik zemini üzerinden meşrulaştırmıştır.Bu düşünürlerden yaklaşık iki yüz yıl sonra ortaya çıkan John Rawls ise devleti adalet temeli üzerinden meşrulaştırmıştır.Ona göre başlangıçta toplumu meydana getiren özne ya da failler tam bir bilgisizlik içindeydiler.Buradan yola çıkarak iki temel ilkeye ulaşır.Birincisi herkesin benzer bir özgürlükle bağdaşan en yüksek derecede özgürlük hakkına sahip olduğu ilkesidir. İkincisi ise toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerle en olumsuz,en dezavantajlı durumda bulunanlara en çok yarar sağlayacak şekilde mücadele edilmesi.Hizmetlerin hakça bir fırsat eşitliği temelinde herkese açık olmasından da bahseder. Bu konuda yeterli bilgim yok ama teorisyenler bu varsayımlarda bulunurken belli bir şeye saplı kalıyorlar ve sosyolojik boyutları atlıoyorlar.Belki devlet sonradan tesis edilmek yerine insanların çoğalması ve birleşmesi ile bir süreç içerisinde bir oluş gerçekleştirmiştir.

Demokrasi,sen kimsin? Demokrasi ''halkın yönetimi'' yani ''halkın,halk tarafından halk için yönetimi olarak tanımlanır.Yunanca demos(iktidar) ve kratia(yönetim) kelimelerinden türemiştir.Demokrasi ikiye ayrılır.Halkın kendi kendini yönetmesinden oluşan birinci türü doğrudan demokrasidir. Bu klasik demokrasidir. Halkın bütününün katılımı ya da seçtikleri temsilciler aracılığıyla''temsili demokrasi''yoluyla gerçekleşir.İkinci türü ise bizi iki kapıya çıkarır. Bunlardan birincisi Batı demokrasisinde kullanılan bir ölçüt olarak her önemli politik kararı halka bağlamaktır.İkinci ölçüt ise yakın zaman öncesinde Doğu Bloku ülkelerinde kullanılan ve politik kararların halkın gerçek çıkarlarına hizmet ettiği sürece demokratik olduğunu dile getiren ölçüttür.Birincisi liberal demokrasiye ikincisi halk demokrasisine götürür.Halk demokrasisi öncü parti ve entelektüellerin halk bilgisizlik içindeyken bile onların çıkarlarını yansıtma modelidir.Bu ayrımdan sonra gelelim demokrasinin en büyük meziyetlerine .Bir kere en büyük erdemi hatalarını telafi etme imkanının olmasıdır.İkinci olarak ise bireylere kendi kaderlerini tayin etme yekisi vermesidir ama burdan demokrasinin kusurlarına hızlı bir geçiş yaparsak halkın bilgisizlik içinde bulunduğu bir durumda yolun sonu selamete çıkmayabilir.

Sonlara doğru.Burada birkaç temel kavrama değineceğim.Liberalizm bireyi temel alan bir ideolojidir.Bireyin en yüksek değer kaynağı olması nedeniyle onu sınırlayabilecek bir politik öğreti olamayacağını öne sürer ve bireyinin amacının kendisini gerçekleştirmek olduğunu savunur. Bunun yanında komünoteryanizm ise iki türde bilinir. Negatif türü cemaatçi,lik yani liberalizm karşıtlığıdır.Bu Marksistlerin komünist toplumunda da faşizmin milli topluluğun bölünmezliğine yaptığı vurguda da görülebilir. Kişinin toplumdan soyutlanmış olacağını kabul etmez ve her zaman kişinin mensup olduğu cemaat-topluluk tarafından yapılandırıldığını söyler.Pozitif yönünde ise,bireyin hayatı cemaatin değerleri kolektif ve kamusal değerler tarafından inşaa edildiğinde daha iyi ve sağlam olacağını iddia etmesidir.Siyaset felsefesinin epistemolojik boyutuna girmek istemiyorum. Zaten yazıyı yazarken biraz sıkıldım yani istediğim kadar güzel olmadı.Kendine iyi bak Laedri. Bir dahaki yazıda umarım Eminem gibi geri dönüş yaparım :).

Metafizik

Anakronizma: Olayların gerçek düzenindeki tutarsızlığı ya da tarihsel gerçekliğin dışına çıktığını göstermek için kullanılır.
Seküler: En basit anlamıyla ünyalaşma olarak ifade edilebilir.
Aşkın Metafizik: Konuları duyu yoluyla algılabnabilir olanın ötesinde olan spekülatif metafizik.
Numen: Fiziksel tabanı olmayan duyum ve sezgi ile algılanabilen soyut kavramlar.
Anitomi: Çelişki
Monizm: Tek bir tözün var olduğunu söyleyen öğreti
Düalizm: Monizm karşıtı öğreti
Epifenomen: zihinsel ifadeler beyinden kaynaklanır ancak zihinsel ifadelerin beyin üzerinde etkisi yoktur mesela çiçekten kaynaklanan konunun çiçek üzerinde etkisi olmaması gibi.
Geist: Hegelin adını verdiği evrensel zihin
Dasein: Heidegger'in insan varlığı için kullandığı terim
Vokabüler: Söz varlığı
İde: idea kavramı
(Her alıntı yaptığım cümlede '' '' işaretini kullanmadım)
Selam Laedri. Felsefeye giriş serisinin bu ikinci yazısında felsefenin en temel alt disiplinlerinden biri olan metafiziği işleyeceğiz. Genelde insanlar metafizik denilince falcılardan,büyücülerden vs. bahsedildiğini düşünülebiliyor ya da metafizik gibi çok önemli bir alanı ''özel güçlerini kullanırken kameraya yakalanan 10 insan'', ''Japonya'da kaldırımda araba çarpacakken yayayı kurtaran gizemli yolcu'' gibi videolara indirgeyebiliyor. Ama tabii ki yüzyıllardır üzerine çokça konuşulan ve eleştiriler getirilen metafizik alanı bu kadar basite indirgenebilecek bir konu değildir. Felsefenin tanımında olduğu gibi metafizikten de farklı felsefeciler ya da okullar farklı şeyler anlamışlardır. Metafizik kelime anlamı olarak başına aldığı ''meta''ön ekiyle fizik ötesi anlamına gelmektedir. Buradan da az çok anlaşılabileceği gizi fizik bilimi somut ve duyular yoluyla inceleme yaparken metafizik soyut şeyler üzerine akıl yoluyla inceleme yapar. Metafizik alanında en geniş çapta incelemeyi Aristoteles yapmıştır ve metafiziği ilk felsefe olarak nitelemiştir fiziğe ise o vakitlerde bilim ile felsefe arasında bir ayrım yapılmadığı için ikinci felsefe demiştir. Metafizik varlığın çeşitli anlamları üzerine yoğunlaşırken, metafiziğin konusu varlık olup o varlığı varlık bakımından ele almaktadır. Var olmanın ve varlık olmanın ne demek olduğunu inceler. Metafizik tartışmaları da töz kavramı üzerinden yürütülür. Bu tartışmalara yazının ilerleyen kısımlarında geleceğiz. Metafizik duyularımızla algılayabildiğimiz tözlerin ötesinde olanla yani Tanrı'nın varlığı,ilk sebep,evrende bir amaç/gaye var mı gibi sorularla ilgilenir. Metafizik kendi içinde ikiye ayrılır. Bunlar, egzistans metafiziği ile süreç felsefesinin ortaya çıkacağı vakite kadar temelleri Antik Yunan'a kadar dayanan Klasik Töz Metafiziğidir. Bu metafizik 17.yüzyıldaki bilimsel devrime kadar olan tarihsel süreçte hüküm sürmüştür. Klasik Töz Metafiziği ile birazdan açıklayacağım Modern Töz Metafiziği de realist bir bakış açısına sahip olmak bakımından büyük bir ortaklığa sahiptirler. Bu realist bakış açısına göre dış gerçekliğin zihinden bağımsız bir şekilde var olduğu kabul edilir. ''Metafizik tüm değişmelerin ardında değişmeyen bir temel arayışını ifade eder'' ki bu da zaten töz'dür. Klasik Töz Metafiziğin'de ''en yüksekte olanın en gerçek olduğu'' kabülü vardır yani Platon'un ideaları,Aristoteles'in Hareket Etmeyen İlk Hareket Ettiricisi gibi hiyerarşik bir varlık anlayışı vardır. Modern Töz Metafiziğin'de ise bir tözler çokluğundan bahsedebiliriz. Varlığı sadece maddeden ya da ruhtan ibaret gören tek tözlü yaklaşımlar olduğu gibi Descartes'in yaptığı gibi varlığı hem madde hem de ruh/zihin gibi birbirine indirgenemeyen iki ayrı töz olarak ele alan bir yaklaşım da vardır. Sadece maddenin olduğunu söyleyen yaklaşım bileceğiniz üzere materyalizm iken sadece ruhun/zihinin olduğunu ileri süren yaklaşaım ise idealizm veya spiritüalizmdir. Materyalizm bütün var olanın maddenin yaşamın her şeyin fiziksel ve kimyasal süreçlerle açıklanabileceğini savunurken bunun karşısında olan idealizm ise gerçekte var olanın ide veya düşüncelerle bunların bulunduğu zihin olduğunu,görünenin ötesinde bir gerçeklik olduğunu ileri sürer. İdealizmin en ünlü ismi Berkeley'dir ve Berkeley modern bilimin insanı materyalizme yani ateizme sonrasında ise nihilizme sürüklemesi dolayısıyla her şeyin mübah olduğu görüşünün yaygınlık kazanıp Avrupa Uygarlığı için bir felaket oluşturmasından korkuyordu. Berkeley ''var olmak algılanmış olmak'' derdi ve bunu derken maddenin var oluşunu zihnin varoluşuna indirgerdi. İdealizmin bü türüne öznel idealizm denirken bireysel zihinlerin ötesinde evrensel bir akıl/zihin olduğu görüşüne ise nesnel idealizm denir. Nesnel idealizmin en büyük temsilcisi ise Hegel'dir ve bu evrensel zihine Geist adını verir. Şimdi ise kendisine büyük bir sempati duyduğum materyalizm ile idealizmi harmanlayıp ortaya düalizmi çıkartan Descartes'e gelelim. Bütün iradi eylemlerimizde görebiliriz ki öncelikle bir düşünce ya da niyet örneğin elimizi havaya kaldırma düşüncesi gelir sonrasında ise hareket meydana gelir. Düalizmi destekleyen bu örnek sıradan olmasına rağmen güçlü bir örnektir ve zihnin yaptırıcılığına, yaratıcılığına vurgu yapmaktadır. Yani düalizm zihni maddeden ayırmaktadır. Ama düalizmin şöyle büyük bir sıkıntısı vardır; nasıl olurda yer kaplamayan bir ruh/zihin yer kaplayan maddeye etki edebilmektedir bu aralarındaki ilişki nasıl olabilmektedir. Descartes bu etkileşimin beyinin arka kısmında bulunan kozalaksı bezde gerçekleştiğini söylüyor hatta insanları hayvanları kesip biçerek bu bez üzerine incelemeler yapıyor ve bu bezin hayvanlarda olmamasından onları birer makine olarak nitelendiriyor. Sorun şudur ki bu kozalaksı bez de bedenin bir parçasıdır yani maddedir ve hala bu etkileşimi açıklayamaz. Peki Kuran'a bakarsak durum nedir? Bizim maddeden bağımsız ruh gibi ayrı bir cevhere sahip olduğumuzu iddia etmek için hiçbir geçerli sebebimiz yoktur. Kuran'da ruhun ayrı bir cevher olduğu vurgulunmaz.''Ruh" kelimesinin geleneksel ve yaygın anlamı, Kur'an'daki anlamıyla pek uyuşmaz. Kur'an ayetlerini incelediğimizde "ruh"un vahiy/Tanrısal bilgi ve Tanrı tarafından insan cesedine üflediği "can", "bilinç" anlamlarına geldiğini görürüz. (15/29; 39/42) Tanrı, insan türüne bizzat kendi ruhundan üfleyerek, onu bilinç ve kişilik sahibi kıldı''. Peki öldükten sonra ahirette nasıl gideceğiz ve yaşadıklarımızı nasıl hatırlayacağız? Bu evreni yoktan, bu dünyada canlılığı o kadar düşük olasılıkları bir araya getirip neticesinde de insanı ortaya çıkaran Rab, ahirette de bizi tekrardan bu dünyayı hatırlamamız gerektiği oranda hatırlayacak bilinçte baştan yaratabilir. Yani bir müslüman olarak materyalist,idealist yada düalist mi olmalıyız üçleminde sıkışmamız gerekmiyor. Fizik ötesi değerlerin varlıkların olduğu gerçekliği kabul edildikten sonra ruhun olup olmaması çok büyük bir problem oluşturmamalıdır. Ama tabii ki fizik ötesi hiçbir varlığın olamayacağını ileri süren metafiziğin imkansız ve anlamsız olduğunu söyleyen 18. yüzyılda Hume tarafından ortaya atılıp 19. yüzyılda pozitivizmin kurucusu Comte ve Marksiz'min kurucuları,Marks ve Engels ve ikinci olarakta 20.yüzyılda neo-pozitivist düşünürler tarafından devam ettirilen eleştiriler vardır. Kant'ta metafiziği eleştirmiştir ama o imkansız olduğunu söylemiştir anlamsız olduğunu değil. Ona göre metafizik bilginin konusu değildir ama inancın konusu olabilir. İki tarafta eleştirilerinde bilimi temel almışlardır ve eleştirilerini aşkın metafiziğe yani duyu yoluyla algılanabilir olanların ötesinde kalan spekülatif bir metafiziğe yapmışlardır. Hume eleştirisinde metafiziğin konularının ne saf aklın ne de deneylerin konusu olabileceğinden yani bunlardan yola çıkılarak metafizik bilgilere ulaşılamayacağı için  metafiziğin imkansız olduğunu söylemiştir. Comte ise yazık garibim bütün eleştirisini katı ideolojik görüşüne göre yapmış ve metafiği din ya da teolojinin bir uzantısı olarak görmüştür. Bunun entelektüel ilerlemede bir evre olduğunu artık geride kaldığını ve bilimin egemen olacağını söylemiştir aynı zamanda ona göre bilgi deneyime dayandığı için var olmayan bir alana ait bilgiler yanılsamadan başka bir şey değildir. Mantıkçı pozitivistler da Comte gibi eleştirilerinde ideolojik bir tutum takınmakla birlikte onlarda diğerleri gibi metafiziğin önermelerinin doğrulanabilirlik ilkesinde değerlendirilemeyecek, matematik gibi totolojik önermeler olmadığı gibi gözlem yoluyla da elde edilemeyecek bir konumda olduğu için eleştirmişler ve anlamsız bulmuşlardır. Kant aşkın metafiziği numenler alanıyla ilgili soruları üçe ayırır. Bunlar rasyonel teoloji,rasyonel psikoloji ve rasyonel kozmolojidir. Yani sırasıyla Tanrı,ruh ve evrenin başı sonu,maddenin yapısı ile ilgili sorular bulunur. Kant bilginin akıl ve duyuların ortak çalışması olduğunu düşündüğü için ona göre metafizik alana geçildiğinde akıl ve deneyimin bilgi üretmedeki ortaklığı imkansız hale gelir. Ve burada akıl antinomilere düşer. Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor ki bu eleştiriler aşkın veya özel metafiziğedir yani genel ya da içkin metafizik için geçerli değildir. Bu eleştirilerde duyu ötesi varlığın olamayacağının söylenmesi onların gerçekte var olanın ne olduğunu söylemelerinde bir engel teşkil etmez ki zaten gerçekte var olanın madde olduğunu söylemektedirler. Bunlardan ziyade Heidegger ve Whitehead'da metafiziğe eleştiri getirmişlerdir ama Heidegger'in eleştirisi aşkın metafiizkten ziyade töz metafiziğine bir eleştiridir. Tözün ebedi ezeli ve kalıcı olmasını eleştirir. Whitehead'da töz metafiziğini eleştirmekle beraber düalist ontolojiyi de eleştirir. Eleştirilerin sonuna gelirken burada bu eleştirilerin bana göre ne kadar mantıksız ve ANLAMSIZ olduğuna değinmeden geçemeyeceğim. Metafizik bilimle değerlendirilemediği için değersiz olarak görülür ve reddedilir peki birçok bilimin sağlamasını yapmakta ve ilerlemesine büyük katkı sağlamakta olan matematik tamamen ideal olan sayılardan oluşmuştur yani metafizikseldir. Bilimde yapılan deneyler çokça tekrarlanma sonucunda kesin bir gerçeklik veriyor diye kabul edilebilir ama buradaki tümevarım bir inançtır. yani her deneyimizde 100 santigrat derecede kaynayan su 1 trilyon yıl sonra o derecede kaynamayabilir bunun aksini kimse iddia edemez. Güneşin her gün doğmakta olduğunu gördüğümüzden dolayı onun sonsuza kadar her sabah doğacağını ileri süremediğimiz gibi gözlemlerimiz de bize kesin doğrular veremez. Bilimin zaten evreni anlamak dış dünyanın varlığına inanmak gibi felsefi ön kabulleri varken neden kesin biligiler verdiğine inanıp onun dışında her şeyi reddedelim. Dış dünyanın olup olmadığı her şeyin bir rüya olup olmadığı da bir metafiziksel iddiadır. Bunların gerçek olduğunu söylemiyorum olabileceğini de düşünmüyorum ama bilimcilik karşısında her zaman bir sorun olarak duracaktır. Zaten bilimin kendisinin kesin bilgiyi ben veririm gibi bir ifadesi yoktur ve olamaz da çünkü bilim konuşamaz ama bilimi konuşturan insanlar bilim adamı sıfatıyla bilimcilik kalıbına bürünüp felsefi doktrinlerini bilim gibi ileri sürerek(günümüzde de bayağı yapılıyor) bilim dışında her şeyi anlamsız kabul ederler. Peki bu kesin ve güvenilir tek bilgi kaynağının bilim olduğu iddiası bilimsel bir iddia mıdır ? Hayır,bilim deney ve gözleme dayanır ve bütün bilginin ya da güvenilir kesin bilginin sadece deney ve gözleme dayanarak elde edileceği iddiası bilimin konusu değildir deney ve gözleme dayanmaz. Yani felsefi bir iddiadır. O zaman nedir bilimi kullanarak metafiziği tanrıyı dini imkansız görmek ve göstermek durumu ? Gerçekten bir akıl yürütmemidir yoksa katı ideoljik görüşlerinin esirleri olan insanların dayatmaları mıdır? Siz siz olun ideolojilere aklınızı esir etmeyin ve Laedri kalın. Neyse biraz fazla hararet yaptım galiba. Yazının sonlarına yaklaşırken süreç/oluş felsefesi ile egzistans felsefeye değineceğim. Süreç ya da oluş felsefesi durağan statik olan bir töz metafiziğine karşı çıkar. O, doğanın sürekli değişen olaylar dizisinden meydana geldiğini ve gerçekliğin temelinde tözün değil sürecin olduğunu ileri sürer. Süreç felsefesi ''insanların estetik,etik ve dini sezgilerine de hakkının verilmesi gerektiğini söyler''. Yani aşkın metafiziği bir dışlama içinde değildir. Süreç filozofları Modern Töz Metafiziğini eleştirirler. Süreç/oluş Metafiziği'nin en tanınmış isimlerinden (bu da şey gibi oldu ''sinema dünyasının tanınmış oyuncusu sikopus sabri gece kulübünden çıkarken kameralarımıza yakalandı :) biri Bergson'dur. Bergson' göre doğa bilimleri zekanın başarısıdır ve zekanın işlevindeki sınırı yansıtır. Ona göre bilimler varlığın tam ve yeterli açıklamasını hiçbir zaman veremez. Metafiziğin olması gerektiğini söyler ama bu Klasik Töz Metafiziği değildir. Çünkü bu da bilimlerle aynı yetersizliğe sahiptir. Onun yöntemi sürekli oluş,değişme ve gelişme olmasıdır bir de gerçekliği anlamadaki metodunu sezgi olarak belirler. 20.yüzyılda ortaya çıkan 3. metafizik anlayışı da Egzistan(varoluş) felsefesidir. Burada varlık tanımı varlıktan yola çıkarak değil direkt insandan yola çıkılarak yapılır. Bu anlayışa göre varlık sadece insan yani onu algılayan bir varlık olduğu sürece vardır. Heidegger insan varlığı için Dsaein terimini kullanır. Sabit ya da değişmez değildir. Egzistans felsefede en öne çıkan isimlerden biri de hatta belki en öne çıkan tek isim Sartre'dir. O insan dışındaki şeylerde vardır ama varlıklarından/var olduklarından habersizlerdir. Bunların var olduğunu bilenin insan olduğu için şeylerin ''insan için''var olduğunu söyler. Tam burada aklıma şu ayet geldi ;2:29- O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Tabii burada kullanılabilirliğe de bir vurgu olabilir. Sartre varlığı kendisi için varlık ve kendinde varlık olarak ikiye ayırır. Bir örnek verilirse, bir amaç için ortaya çıkarılmış bir tornavida varoluş olmadan önce bir kavram,fikir olarak vardı. Yani varoluş olmadan bir öz vardı. Burada öz varoluştan önce gelmetedir(cansız varlıklar için) ama bilinçli olan bir varlık için varoluş özden önce gelir. ''İnsan belli bir amaçla çizilmiş bir örneğe göre yapılmamıştır.İnsanın bir varoluşa sahip olması,onun ne değilse o olmasını,her ne ise o olmamasını ifade eder''. Peki tanrı tarafından yaratılmış olan insan olarak düşünürsek o zaman insan içinde öz varoluştan önce geliyor diyebilir miyiz? Bu yazının da sonuna gelmiş bulunmaktayız. Metafizik hakkında, ne olduğuyla , eleştirileriyle ilgili derinlemesine olmasa da çok da yüzeysel olmayan bir yazı olduğunu düşünüyorum. Bu yazılık bu kadar, din felsefesinde görüşmek üzere.

Patristik Felsefe

Merhaba arkadaşlar. Genelde yazıya başlamadan önce isimleri aklıma gelir, çünkü az çok neyin etrafında döneceğimi kurgularım. Fakat şuanda kendimi bu yazıyı yazmaya dayatarak hazırlıksız yakalandım. Gelişi güzel bir yazı olsa da bir konu etrafında olacağım elbette.

Patristik felsefe döneminden bahsetmek istiyorum. Antik Yunan Felsefesinden sonra 14.yüzyıla kadar bölümü içeren bir Ortaçağ Felsefesi sınıflandırması mümkündür felsefe tarihinde. Batı'da Hıristıyan Ortaçağ Felsesi olarak MS 2.ve 3.yüzyıldan 8.yüzyıla kadar olan bu ilk döneme Patristik Felsefe denir. Diğer dönemi de Skolastik Felsefedir, hatta bu dönemin 12. ve 14.yüzyılları parlak dönem olarak geçer. Nitekim Patristik Dönemin içerdiği bazı dogmatik ögeler ya da bazı unsurlar bu parlak dönemi fazlasıyla etkilemiştir. En başında Ortaçağ Felsefesi din ile özdeşleşmiş bir felsefedir. Kimilerince Kutsal kitapların öğretileri felsefi spekülasyonlar ile temellendirilmeye çalışılır. Kimileri misyonerlikte Antik Yunandan kalma yöntemlere başvurur, dolayısıyla felsefe yaparlar. Zaten Patristik Dönemi felsefesine "Kilise Babalarının" felsefesi denebilir. Apolojistler de denir bu adamlara. Bu Apolojistlerin üzerine uğraştıkları apolojetik felsefe de aslında, dogmatik olmayan teolojidir. Yani inanmayanlara hitap eder, felsefi aracıyla bir tebliğ söz konusudur. Apolojistleri de her şeyden önce tebrik etmek istiyorum, zira paganizm ve ya agnostisizm gibi nanelere karşı inançlarını savunmaların gayretinde olmuşlardır. Yalnız bunu öyle dini tehditlerle ya da bu öğretilerin kendileriyle değil de felsefenin kavramsal araçlarını kullanarak yapmışlardır. Dini öğretilerin kendilerini dogmatik teolojide yine ele almışladır zaten, fakat savunmalarda dini öğretileri kenarda tutmak normal ve yerinde bir hamledir söz konusu durum için. Apolojistler Yeni-Platoncu felsefeyle yürümüşlerdir denebilir. Plotinos'un "sudur" öğretisi baya bir sıkıntılar içermektedir monoteizmdeki Tanrı anlayışı için. Fakat kendilerinin üçleme inancına adapte edebildekileri bir öğreti olabilir. İlginç bulduğum için paylaşmak istedim, Aziz Justin adındaki apolojist, yine karşı çıkılan öğretilerden olan Museviliğin mensuplarına özetle şöyle diyor: "Sizin Mesih inancınız bizim İsa'ya işaret ediyor, tek bir dünya dini olmak hıristıyanlıkda mümkündür, geliniz :)". Dönem kendi içinde de üç kısma ayrılır, şöyle ki: Bahsettiğim felsefi savunmaları içeren bir dönem, felsefenin daha çok hakkının verildiği bir altın dönem ve ardından tekrar aynı şeylerin söylendiği bir gerileme dönemi.

İlk dönemde, sonuçta Kilise Babaları savunma yaparken felsefeyi kullanmak zorunda kalmıştır. Bu da Antik Yunandan gelen felsefi yöntemlerin öğrenilmesini zorunlu kılmıştır ve dolayısıyla felsefe söz konusudur. Fakat felsefenin buradaki amacı, Hıristıyanlığa felsefi kültür sokmuş olsa da felsefenin kendisine çok da bir yararı olmamıştır. Hatta bu ilk dönemde özellikle Grek dönemine ait eleştiriler bulunmaktadır. Altın Çağda da, Grek dönemin Helenistik Felsefesi ve Hıristiyanlık uzlaşımı vardır. Dönemin bilinen filozofları Clement, Origenes ve Aziz Augustinus'dur. Clement, diğer filozoflarda da öne çıkan "credo ut intelligam"(anlayabilmek için inanıyorum) mottosunun temsilcisidir. Bunu ilk okuduğumda "anlayabilmek için mi inanıyorum?" diye sormuştum kendime. Ne için inanıyorum gerçekten? Fakat önce şunu fark ediyorum, inandığım şeyin zaten doğru olduğuna inandığım için, onun doğru olduğunu düşündüğüm için ona inanıyorum. Yani bu yola, bişeylere inanmam lazım, şunun için bişeylere inanmalıyım diyerek çıkmıyorum. Aksine, şunu derim: Bu doğru ve ben buna inanıyorum. O halde arayış, inançtan önce gelir ve "niçin inanıyorum?" sorusuna cevap olarak, "o şeyin doğru olduğunu düşündüğüm içindir" diyebilirim. Fakat niçin inanmak istiyorum ya da niçin arayış içerisindeyim demek aslında burada daha mantıklı olacaktır. Bunun cevabına da kendimce, fıtratımdaki bu anlam arayışının, bu arzunun sonucu diyebilirim. "Anlayabilmek için inanıyorum" ifadesi bana kalırsa doğru bir ifade değildir. Zira insana yüklenen kapasitelerin neticesinde, inanıldığı zaman da anlam getirilemeyecek noktalar vardır. O zaman inancım, benim anlamak isteğime karşılık vermediyse, o noktayı anlamlandırabilen başka bir inanışa mı geçmeliyim? Dediğim gibi, anlam bulmakla nihai son durağım olan mutluluk arzumu gidermem. Mutluluk arzusumu giderişim, arayışım neticesinde doğruya inanıyor oluşumla ve o doğrunun öğretileriyle olur, tabi aynı zamanda arayış arzumun giderilmesi ve anlam arzumun da kısmen giderilmesi mutluluk arzumun giderilmesine katkı sağlar. Evet anlamlandırma arzum vardır, fakat bu arzunun böyle bir noktaya konulması "Boşlukların Tanrısı" olayına açık bir kapı bırakır. Çünkü anlayamadığı her şeyi Tanrı'ya bir şekilde atfeden bir inanış, o Tanrıyı anlamlandıramadığı şeyler için uydurmuştur, ki "Boşlukların Tanrısı" zaten bunu söyler. "İnanıyorum"'un sebebinde en nihayetinde, aklımızı kullanarak eriştiğimiz doğrularımız yatar. Çünkü bana göre, inanıyorumdur çünkü öyledir. Neden "öyle" olduğunu açıklamama da izin verirsen, sana önce kelamın kozmolojik delili gibi birtakım argümanları sunarım, ardından Kutsal Kitabımızı da. Uzun bir sürecin ardından benim "öylelerim" senin "öylelerin" olabilir. Fakat biliriz ki "öylelerimiz" bizim "öylelerimizdir". Kısacası anlamak için inanmıyorum, inanıyorum ve artık anlıyorum.

Bu kısım daha da çığrından çıkmadan devam edelim. Kilise Babalarından felsefe ile uğraşan vardı ama, felsefeyi küfür sayanları da vardı. İşin garibi felsefe öyle bir şeydir ki, felsefe küfürdür dediğinde bile felsefe yapmış oluyorsun, dolayısıyla bu da küfür olur. Çünkü felsefenin küfür olduğunu söylemek de felsefi bir duruşdur. Bayılıyorum bu felsefeye abi, Kilise babalarını, Cübbelileri buga sokar bu kerata. Clement de işte felsefe Tanrı'nın inayetinin bir lütfudur, ilahi bir üründür gibi şeyler diyor. Senkretik, karıştırma demektir, ve ektelektik de seçme. Clement'in senkretik ve ektelektik anlayışı aslında benim de felsefe tarihi okurken istemeden bilincimin beni soktuğu bu seçicilik felsefi politikasına benziyor. Clement felsefeyi Hıristiyanlığın anlaşılmasına katkıda bulunacak bir şey olarak görüyordu. Yine ona göre vahiyle uyumlu kılınamayan bilimin, akıl yürütmenin doğru olmaması gibi, sırf inanç da ideal olmayan bir şeydir. Kendisi neoplatonizmle bir uzlaşma yoluna giderek Tanrıya iyilik, güzellik, mutlak bilgi gibi nitelikleri vermemizin çok doğal olduğunu, fakat aslında aslında bunun yanlış olduğunu söyler. Tanrının ne olduğunu insan olarak anlayabilmemizden ziyade, ne olmadığını anlayabildiğimizin mümkün olmasını söylediği görüşüne katılıyorum. Allah'ın Kur'an'ı Kerim'de kendisini tanımladığı ayetler neticesinde bir Allah'ı anlama algımız oluşmaktadır, bu niteliklerin algımız açısından iyi ve gerekli olduğu kesinlikle doğrudur. Fakat bu niteliklerin yanlışlığı(!) konusundaki soru işaretlerim hala devam etmekdir. Bu konuyu detaylı olarak Yeni-Platonculuk yazımda irdeliyorum zaten.

Origenes, Hristıyanlıkla klasik felsefenin sentezine dair teoloji alanında sistematik bir yol izleyen filozofdur. Yazının başlarında neoplatonizm'in sudur inancıyla üçleme arasındaki mümkünlüğe dikkat çekmiştim hatırlarsınız. Nitekim bu arkadaş, Baba, Oğul, Kutsal Ruh üçlemesini sudur öğretisiyle yorumlamıştır. Sudur öğretisi şudur: Bütün varlıkların tek ve tümel töz olan Tanrı’dan, yalımdan ışığın çıkması gibi, çıkması, türemesi.  İşte bu üç şeyi de, Tanrı'nın belli özelliklerdeki tezahürü olarak görüyor. Hatta sudur'da bulunan bu yaratımın kaçınılmazlığı olayını da kabul ediyor. Yani Tanrı evreni özgürce değil de, doğasının zorunluluğuyla yarattığını öne sürüyor. Yani bu durumların genelinin ne kadar saçma olduğundan bahsetmeme gerek bile duymuyorum. Fakat yine de şu son sorusu kafamı kurcalamıyor değil, şöyle ki: Doğası mutlak iyilik olan Tanrının, insanları yaratmak iyiyse, bu iyiyi gerçekleştirmesi kaçınılmaz olan mıdır? Yani insanları yaratması zorunlu mudur? Bu sorudan "birisine iyilik yapmamak kötülük yapmak mı olur?" diyerek bazen kaçabiliyorum ve şuanda da öyle yapıcam :). Ve tüm mahlukatların, şeytanın bile amacının en sonunda Tanrı'ya dönmek olduğunu söyler Origenes. Origenes... Yapma Origenes... Bunlar panteizm, spiritüalizm naneleridir, yememek lazım.


Aziz Augustinus, dönemin en etkili filozofudur ve dolayısıyla söylenecek daha çok şeyi gerektirir. Bu yazının da sonlarına gelirken kendisine, sonraki yazıda üşenmez isem değiniyor olacağım. Aslında bu denli etkili bir adamı kapsamayarak bir sonuç çıkarmamız pek doğru olmaz. Yine de Patristik Dönem'in bahsettiğimiz düşünürleri kapsayacak şekilde bir sonuca ulaşırsak, Hıristiyanlıkla iç içe olan bir felsefe görüyoruz. Dini kültürün içerisinde yer almaya başlaması felsefenin, birçok şeyi etkileyecektir ileriki tarihlerde. Yeni-Platonculuk biraz daha "gökleri" işaret ettiğinden, felsefi birikimden yararlanırlarken bu arkadaşlar özellikle bunlardan beslenmişlerdir. Ve onun saçmalıklarından da nasiplerini alanlar olmuştur nitekim. Bu "sudur" vb. varyasyonlara daha çok rastlıyor olacağız. Kendinize iyi bakın.  

Lâedrî

Felsefe Nedir ?

Selam Lâedrî. Geçenlerde düşündüm de felsefe tarihi ile ilgili devam eden seri dışında genelde karışık olarak konular hakkında yazılar var blogda. Şu an için benim de aklımda 4-5 güzel konu var ama yakında Ramazan ayının gelmesi ve bazı zorunluluklarımın sıklaşması nedeniyle bu konuları hazirandan sonraya atıyorum inşallah. Gerçi belli olmaz yani bir anda kafama esebilir ve yazabilirim de, ama şu an ki planım bu yönde. Ve bende bu zaman zarfında bir felsefeye giriş serisi oluşturmak istiyorum. Tahminimce 6 civarı yazıdan oluşacak ve pek yorucu olmayacak. Zaten felsefeye girişte felsefe ve alt disiplinlerinden genel olarak bahsedileceği için yüksek dozda bir doyuma ulaşmak bu seri için pek mümkün değildir. Ama umarım daha sonraki aylarda derinlemesine yazılarda gelecektir. Bu seri yazılarında ilk başta bazı kavramların anlamlarını vericem bu kavramlar yazının içinde geçebilir de geçmeyebilir de, ama çoğunlukla yazının içinde barınacaktır. Bu yazı doğal olarak bu serinin ilk yazısı olduğu için bahsedeceğim konu da felsefenin ne olduğu ve alt dallarının neler olduğudur. Ayrıca bilim,sanat ve din'le ortak olan özellikleriyle farklılıklarına da değiniceğim. Yararlandığım kaynaklar itibariyle arada Ahmet Cevizci ve Takiyettin Mengüşoğlundan alıntılar olacaktır.

Sistematik: Çeşitli konularda elde edilen bilgileri bir sentez içinde birleştirmektir.
Tematik: Bir ana tema etrafında farklı disiplinleri toplayarak aralarında ilişki kurmaktır.
Tikel: Bir bütünün bir tek parçasıyla ilgili ya da bir türün bir veya birkaç üyesine ilişkin olma durumu.
Olgu: Bir takım olayların dayandığı sebep ve onların sonuçları.Varlığı deneyle kanıtlanmış şey.Tarafsız,nesnel...
Tümel: Var olan her şeyi kapsayan,bütün varlıkları ve düşünülen şeyleri içine alan.
Muthos: Efsaneler, yunan mitolojisi
Logos: Sosyoloji,biyoloji ve fizik gibi bilimsel disiplinler.
Formel Bilimler: Doğa olayları yerine zaman ve mekana bağlı olmayan mantık ve matematik gibi bilimlerdir.Ortaya konan ürün düşüncede bulunur.
Tin: Ruh. Bazı düşünürler evreni ve gerçeği açıklamak yolunda her şeyin özü,temel ya da yapcısı olarak benimsedikleri madde olmayan varlık.
Us: Olaylar ya da kuramlar arasında zorunlu bağlantılar kurma. Düşünme yetisi.
Töz: Evrenin var oluşunda ilk öge olarak düşünülen, değişen her şeyin özünde değişmeden kaldığı varsayılan.
Tinsel: Maddeyle ilgili olmayan
Erek: Amaç,gaye
Fenomen: duyularla anlaşılabilen somut şey
Fenomoloji: Maddenin özünü ele alır

Felsefe nedir? Aslında bu soruya net ve tek bir yanıt vermek pek mümkün değildir. Çünkü tarih boyunca gelen filozofların kurdukları felsefi paradigmaları içinde anlamı değiştiği gibi toplumlardan topluma ve zamana göre de anlamı değişiklik göstermiştir. Zaten felsefeyi tek bir kalıbın içine sokmak felsefenin ruhuna aykırı olan bir durumdur. Çünkü felsefe onu sınırlayacak kesin tanımlardan mutlak ve kesin açıklamalardan uzakta durduğunca kendini daha iyi bir şekiklde ifade edebilir. Bu felsefenin ruhuna daha uygun düşer. Örneğin Sokrates günümüze yazılı hiçbir eser bırakmamıştır. Bunun nedenlerinden biri Sokrates'in yazılı sözün insan zihnini tembelleştirmesi nedeniyle onu değersiz bulmasıdır(bize de burada bir dokunduruyor Sokrates amcamız). Diğer bir sebebi ise ona göre felsefe entelektüel bir alışveriş olaraktan karşılıklı konuşulup sorgulamakla hayata geçirilen bir şey olmasıdır. Aslında bakınca felsefe bulunduğumuz zamana kadar gelen filozofların düşüncelerini papağan gibi tekrarlamak ya da bazılarını benimsedikten sonra o filozofa ''sen olmasan felsefe olmazdı'' muamelesi yaparak o fikirleri satmak değildir. Veyahut sürekli felsefi terimler yada kalıplar kullanıp anlaşılmayı ve anlatmayı zor duruma sokmak hele ki bu felsefi terimleri bilmekten dolayı hava atmak hiç değildir. Felsefe uğraş alanı mesleği ne olursa olsun insanların ilgilenmesi gereken hayatının işleyişini kavramasına yardımcı olacak sorgulama,derin düşünme ve tartışmadır. Felsefe kişinin ne, niçin gibi soruları sorup önünden akıp giden nehirde ferahlamasıdır. Felsefe ben kimim, neden buradayım,nereye gidiyorum,niçin yaşıyorum gibi hayatına var oluşa dair sorduğu büyük sorulardır. Peki felsefe kelime anlamı olarak ne demektir? Felsefe sözcüğü çoğu kişinin de bileceği üzere yunanca ''Philosophia'' yani sevmek anlamına gelen ''Phileo'' ve bilgelik anlamına gelen ''sophia'' sözcüklerinden türetilmiş olup bilgelik sevgisi veya hikmet arayışı anlamını taşır.Bilgelik belli bir duruşu belirtir. Hani derler ya ''hayata karşı bir duruşun olsun'' diye işte budur bilgelik. İlkeli bir hayat yaşamaktır.Sorgulayıcı tutumla sahip olunan bilgileri ilkeli bir hayat doğrultusunda kullanmaktır. Hayatı iyi bir şekilde okuyup yorumlamaktır. Aslında bu çoğumuzun pek başaramadığı bir şey. Yani ilkeli bir duruşumuzun olması. Düşündüklerimizle, pratikte uyguladıklarımızın birbirine uyuşmaması ve bunun sonucunda kendimize zulmettiğimizi düşünüp üzülmemiz. Çoğu insan ki buna ben de dahilim, iyinin kötünün doğru ve yanlışın yapılması gereken ile yapılmaması gerekenin ne olduğunu bilmemize rağmen bu düşüncelerin arkasında uygulamada duramamamız aslında kendimize karşı iki yüzlü olduğumuzu gösterir. İçinden çıkılması zor bir durum. Yani benim düşündüklerimi gerçek hayatta uygulamayı zorunlu kılacak olan nedir? Neden sırf öyle olduğunu bildiğim için onu yapayım ki ? Bu sorular aslında etik felsefesinin konusu oluyor felsefeye giriş yazısında ele almak pek makul olmadı ama iş içten geçti :) Evet bağlayıcılık olması için hiçbir geçerli bir sebep ya da felsefi bir akım durmuyor gibi gözüküyor çünkü hiçbirisi beni kolumdan tutup bunları yapmaya zorlayamaz ama bir dine inanmam ki bu din içinde ahiret gibi ceza ve ödül sistemini barındırıyorsa o zaman benim bu dünyada ahlaki anlamda düşüncelerimi uygulamaya yansıtmak için bir zorlayıcı sebep olur. Tabii yine yapıp yapmamak özgür irademize kalıyor. Neyse haydi felsefenin ne olduğuna devam edelim. Aslında demin düşünce ve pratik üzerine yaptığımız sorgulamada felsefenin ne olduğuna cevap verdik diyebiliriz. Felsefe insan hayatını nasıl etkiler? Sokratesin ifade ettiği bilgelik anlayışı Pythagorasçılar tarafından geliştirilmiş ve 3 hayat öğretisi ortaya atılmıştır. Buna göre verilen örnek şöyledir; Olimpiyat oyunlarında şan şeref için koşmaya gelen atletin kendisi ve hayat tarzı. İkincisi oyunlar vesilesiyle bir şeyler satıp kazanan tüccarlar. Ve üçüncüsü ise bu insanların ne yapmaya çalıştıklarını neden yapmaya çalıştıklarını anlamaya çalışan filozoflardır. Bu metaforda atlet egosu güçlü, şan şeref peşinde olan ve daima kendini kanıtlamaya çalışan insanı gösterirken tüccarlar yalnızca parayla mutlu olunabileceğini düşünen maddeyi düşkün insanları betimler. Orada duran filozof ise bir bütün olarak hayatı, olayları anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan bir insanı ifade eder. Evet iş sadece anlamakta bilmekte bitmemektedir. Bir yandan da bunları anlamlı kılmaya ve açıklamaya çalışmaktır. İnsanın hayatta bir anlam arayışı aslında insanın içinde bulunan anlamlandırma ve açıklama isteğine ve yaptırıcı gücüne işaret etmektedir. Felsefe hayatı anlamaya çalışırken bilim,sanat ve din alanlarda anlamaya çalışmaktadır. Ama aralarında bazı farklar ve ortaklıklar vardır. Aslında demin hepsinin ortak noktasını söylemiş bulundum o da varlığı ya da dünyayı anlamlı kılmaya çalışmalarıdır. Bilim anlamlı kılmaktan ziyade anlamayla uğraşır gerçi.''Bilim ve felsefe, din ve sanattan rasyonel bir temele dayanma,anlamlı kılma faaliyetine aklı katma,açıklamayı rasyonel bir temele dayandırma noktalarında farklılık gösterir''. Benim aklıma takılan her zaman dinin durağan ve sorgulanamaz olarak itham edilmesidir. Din sorgulanabilirdir ki bir müslüman için Kuran'ın dediğine göre bu zaten böyle olmalıdır. Ama burada yapılması gereken ayrım şudur; din hiçbir zaman kendi değerlerini sorgulamaz. Yani daha düzgün ifade etmek gerekirse ''din hiçbir zaman açıklamasının kaynağındaki yaratıcı gücü sorgulamaz''. Buradaki sorgulama işini din felsefesine devreder. Ama şuna da dikkat edilmeli bunları dinin sorgulamamış olması bunların sorgulanamaz olduğu anlamına gelmez. Din hayatı,evreni ve var oluşu bilip bilmediklerimizi ve bazı sorulamızın cevabını sadece kendisinin verebileceği bir müessesedir. Din bizim anlam arayışı içinde kaybolmamamız için güvenle tutabileceğimiz tek daldır. Hayatımızı ilkeli yaşayabilmemiz için uyulması gereken bir kurallar bütünüdür. Din, felsefe yaparken neden varım,niçin varım,tanrı nasıl bir varlık gibi soruların en güvenilir ve rasyonel cevaplarını veren tek kaynaktır. Tabii ki o din doğruysa ve daha önce sorulması gereken soru itibariyle bir din varsa. Peki bilim ile felsefe arasında nasıl bir ilişki vardır ? Bilim ve felsefe arasında bir ayrım olmadığı zamanlarda Thales batılı anlamda ilk filozof ve bilim adamı olarak kabul edilmiştir. Felsefe ve bilim yöntem bakımından farklılık gösterirler. Bilimde deneysel yöntem ve kanıtlama vardır. Yani doğa bilimlerinde kişinin yaptığı keşfi kanıtlaması vardır ve kanıtlanmış doğrular genel geçerdir. Formel bilimlerde ise kanıtlama yerini ispata bırakır. Felsefede ise filozof akıl yürütür ve buna dair argümanlar üretir burada bir ispat ya da kanıttan ziyade bir gerekçelendirme veya haklılandırma vardır. Ve felsefede öznenin kendi düşünceleri ve çabası söz konusudur. Matematikteki veya fizikteki gibi doğrular yoktur. Ayrıca bilim bile yapılabilmesi için bazı felsefi ön koşulları kabul eder bunlardan bazıları nedenselliğin olduğu,evrenin anlaşılabilir olması ve dış dünyanın var olması gibi... Bilim bilgi üretir ama bilgi nedir kesin bilgiye ulaşılabilir mi gibi sorulara cevap veremez. Bilimin bir sınırı vardır ölümü fiziksel olarak tanımlamaktan öteye gidemez ve bir insanın ölüm fenomeninden dolayı sorduğu hayatın anlamı nedir sorusuna da ömrü billah cevap veremez. Felsefe ve sanat arsında da din ve felsefe arasında olan ilişki vardır yani sanatçı sanatını yapar ve güzellik nedir gibi sorularla ilgilenmez bunla sanat felsefesi ilgilenir. İşte din,bilim ve sanat birinci düzey bir açıklama sunarken bize bunları inceleyen felsefe dalları ikinci düzey bir açıklama sunar bü yüzden dolayı da felsefe ikinci düzey bir etkinliktir. ''Aynı şekilde matematik sayılarla uğraşır ama sayı nedir diye sormaz matematikçiler bununla ilgilenmez''. Felsefenin de kendi içinde 3 temel boyutu vardır bunlar;20. yüzyıla kadar olan kurucu/bütünleştirici boyutu temsil eden klasik felse, ondan sonra İngiltere'de idealizme tepkiyle ortaya çıkan analitik felsefe ve sonrasında hakim olan eleştirel felsefedir. Felsefenin analitik boyutu daha çok metafizik karşısında durup dil ile ilgilenmiştir. Eleştirel felsefe ise dili başka bir boyuta taşımıştır. Felsefe '' batıdaki ilk doğuşundan günümüze kadar yaklaşık iki bin yedi yüzyıllık süreçte temel alt disiplinler oluşturmuştur''. Bunda en baba yerleri sanat,etik,din,siyaset,epistemoloji,metafizik ve estetik felsefesi almıştır. Modern zamanlarda hukuk,bilim,zihin,tarih felsefesi eklenirken günümüzde ise teknoloji,çevre gibi felsefe dalları da eklenmiştir. Şu an felsefeye giriş serisinin ilk yazısının sonuna gelmiş blunmaktayız. Umarım sıkmadan ve açıklayıcı anlatabilmişimdir. Felsefe ile kendi kişisel görüşlerimi bu son satırlarda yoğunlaştırmam gerekse şunu söylerim; felsefe, insanın ıssız bir adada mahsur kaldığında da, metropol şehirlerin kalabalık caddelerinde yürüken de her daim yaptığı ve yapabileceği bir uğraştır. Aslında uğraş demek olduğundan küçük gösterir. Felsefe bundan çok daha fazlası insanın ekmek ve su kadar temel bir ihtiyacıdır. Gerçi ekmek ve su olmadan da kolay kolay felsefe yapılamaz. Yani demek istediğim salın içinizde tuttuğunuz soruları duyguları düşünceleri ki bu felsefe havuzunda bir damla olarak sonraki nesillere aktarılmak üzere yüzsünler. Kendinize iyi bakın Lâedrî.

Mutluluğun Sarp Yokuşu

Selam Lâedrî. Aslında bu yazıya nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Tamam, diğerlerinde de aynısını diyorum ama bu sefer ki gerçekten farklı. Bu aralar doluyum biraz. Hangimiz değiliz ki. Hangimiz dolu değiliz, hangimiz sıkılmıyoruz. Ya da tersten sorayım kaçımız gerçekten mutluyuz. Mutluluk dediğimiz şeyler konuşabilse kaç tanesi ben mutluluk verebiliyorum diye gerçekten iddia edebilirdi.
29:64- Şu iğreti dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka şey değil. Âhiret yurduna gelince, asıl hayat işte odur. Ah, bilebilselerdi!
21:16- Biz göğü, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlence için yaratmadık.
Bazen insan mutlu olmak ya da olmamaktan öte bir durumdadır. Bazen insan sıkıldım dediğinde bu iyi bir film izlediğinde ya da güzel bir müzik dinlediğinde de geçebilecek türden değildir. Bazen insan sıkıldım dediğinde bu ruhunun sıkılmasıdır. Artık ... Bu artık kelimelerle pek ifade edilebicek bir durum değildir keza ifade edemedim edemiyorum da ama elbet herkes yaşamıştır ya da bir gün yaşayacaktır. Belki elindekileri tükettiğinde aslında tükenebilecek olan onca gereksiz şeye kendisini nasıl bu kadar kaptırdığını fark ettiği zaman belki de elinde tüketebileceği şeylere bakıp '' bunlar ne'' dediğinde anlayacaktır. Her iki durumda da yavaş yavaş kendini tüketmeye doğru kulaç atacaktır. Attığı her kulaçta biraz daha yorulacak biraz daha nefesi kesilecek biraz daha pes etmeye yaklaşacak biraz daha biraz daha... İnsan bir iş için (artık o her neyse) emek sarf edip karşılığını alamayınca üzülmeye başlar ve neden böyle olduğunu sorgular. Çünkü insan onun olması için uğraştığından dolayı bir beklenti içine girmiştir ve haklıdır da olmayınca üzülmekte. Ama bu bir şeyde belki de bir tek şeyde istisna olabilir. o da; mutlu olmak. İnsan bu hayatta mutlu olamayınca doğal olarak kötü bir ruh haline bürünür, sitemkârlaşır ve bunun nedenlerini de düşünmeye başlar hatta bazen diğer insanlarla kendini kıyaslamaya başlar. Sanki o insanların tüm yaşantılarına hakimmiş gibi. Ne yaparsanız yapın kim ne yaparsa yapsın bu hayatta her daim mutlu olması hiç olası bir durum değildir hatta belki hayatta hiç mutlu da olmayabilir. Arthur Schopenhauer'ın da çok güzel değinmiş olduğu gibi “Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.” Yaşlı insanlarla konuşmak,bence bu dünyada muhabbet edilebilecek güzel insanlar arasında büyük çoğunluğu oluştururlar. Yüzlerindeki kırışıklıklardan, edindikleri tecrübelerden size anlattıklarına kadar. Neyse mutlu olmak diyorduk, aslında mutlu olmaya değinmeyecektim pek. Ama neye değineceğimi de bilmiyorum zaten sadece bu sohbete fazlasıyla ihtiyacım var. Çünkü konuşabilecek yakınımda olan pek kişi yok. Peki madem bu dünyada mutluluğa ulaşmak o kadar kolay değil ya da hiç ulaşamayacağız o zaman nerede bu mutluluk. İnsan ne zaman sıkıntılardan kurtuluşa erecek ve gerçekten kendini mutlu eden şeylere baktığında korku olmadan emin bir şekilde gülebilecek onlara. Söz buraya geldiğinde benim diyeceklerimin bize yazmayı ve kelimeleri öğreten ''yaratıcının'' söyleyecekleri yanında çok değersiz ve asla onun dedikleri kadar güvenilir değil. Onun için ;
4:13-İşte bütün bu hükümler, Allah'ın koyduğu hükümler ve çizdiği sınırlardır. Kim Allah'a ve Peygamberine itâat ederse Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.
11:108-Mutlu olanlar ise cennettedirler.
13:29 - Onlar ki, iman etmişler ve salih ameller işlemişlerdir, ne mutlu onlara, varacakları yer de ne güzeldir!
 Biliyorum... Bu dünya gerçekten çok zor ve whatsapp durumlarında ya da tumblr'da paylaşıldığı gibi ''hayat kısa kuşlar uçuyor'' modunda değil. Her an her şeyin değişip ne olacağını bilmediğimiz bir durum bir sıkıntı ile karşı karşıyayız. Çünkü bu sistem böyle dizayn edildi.
2:155- Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.
Ama etrafımıza bakıpta, ''o insanların hayatları bu kadar güzelken neden benim hayatım bu kadar kötü, neden ben bu kadar üzüntü çekiyorum neden rabbim neden beni seçtin neden bana verdin bu dertleri'' demek, insanın o an ki duyduğu üzüntü ve ruh durumunda ne kadar iyi hissettirse ve o an çok makul gibi görünse de, gerçekten Allah dert çektirmek için sadece bizi seçmiş ve bizi bu kadar özel kılmış olabilir mi ? Hayır. Yani bu dünyada imtihana tabi tutulmak için yaşıyorsak herkesin bazı şeyleri yaşaması gerekiyor ki eğer sadece biz olsaydık üzülenler o zamanda aslında biraz sevinmemiz lazımdı çünkü bu durum bana ''Allah benle daha özel olarak ilgileniyor''muş gibi bir şey hissettirirdi.
3:140-Bak işte günler! Biz onları insanlar arasında dolandırır dururuz. Allah bu sayede iman edenleri bilecek, sizden tanıklar/şehitler edinecektir.
Ve o günler sadece birbiri ardına değil bizim aramızda da dönmektedir.
Söz gelmişken şuna da değineyim, bazı olaylar imtihan neticesinde olsada bazıları bizim yapıp ettiklerimizden dolayı başımıza gelir. İnsanın doğayı çevreyi bozması, yanlış işler yapması gibi nedenlerden dolayı.
“Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir...” (Nisa, 4/79)
Her şeye rağmen bu dünyada iyi olan daha doğrusu insana iyi hissettiricek hiçbir şeyin olmadığını söylemekte çok abes kaçar. İnsanı muytlu eden onlarca şey olabilir ve bunun çok büyük bir kısmı da yapay şeylerdir. GDO'lu besinlerdir içinde tatlandırıcı koruyucu maddeler içerirler ve faydadan çok harap ederler. Ama bazı iyi hissettirip uzun süre derin bir huşu ve mutluluk veren şeyler de vardır ki işte bu da iyilik yapmaktır. Sözde çok basit yazmak için bir iki tuşa basmak,söylemek içinse sadece birkaç saniyeye ihtiyaç duyulan bir cümle olmasına rağmen yapmak içinse çok zor bir yolculuğu ve nefsimiz gibi bizi bu yoldan çeldirici etkenleri barındıran sarp yokuşu göze almaktır. Peki nedir bu sarp yokuş ?

''Ve doğurana ve doğurduğuna da yemin olsun ki,
Biz insanı gerçekten bir sıkıntı ve zorluk içinde yarattık.
O sanıyor mu ki, hiç kimse ona asla güç yetiremeyecektir!
"Yığınlarla mal telef ettim!" diyor.
Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?
Biz ona vermedik mi iki göz,
Bir dil, iki dudak?
Kılavuzladık onu iki tepeye.
Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o.
Sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir?
Özgürlüğü zincirlenenin bağını çözmektir o.
Yahut da açlık ve perişanlık gününde doyurmaktır o,
Yakındaki bir yetimi,
Yahut ezilmiş, boynu bükük bir yoksulu.
Sonra da iman eden ve birbirlerine sabrı öneren, merhameti öneren kişilerden olmaktır o.
İşte böyleleridir uğur ve bereket dostları.'' (Beled 3-18)

Gerçekten bu ayetler beni çok etkiliyor. İnsan şüphesiz ki iyilik yapmaktan mutlu olan bir varlık. En azından dünyayı mahvetmeyen ya da elinde güç olsa kötülük uğruna kullanmayacak olanlar için diyebilirim. İnsanlar sokakta yürürken aç bir köpek gördüğünde,soğuktan üşümüş bir canlı gördüğünde,bankta yatan bir evsiz gördüğünde,ev kirasını ödeyemeyen bir insan gördüğünde,çocuklarının karnını doyuramayan bir anne baba gördüğünde,pazarda akşam yerde kalanları toplayan insanları gördüğünde,oyun oynaması gereken yerde yetişkin insanların dahi çok zorlanacağı hayatları yaşayan çocukları gördüğünde, zulme haksızlığa uğrayan insanları gördüğünde artık kalbi daha fazla acıyı göremeyecek duruma gelene kadar bir sürü şeyi gördüğünde, o sarp yokuşun ortasında ilerlemeye takati kalmamış bir biçimde bırakıp yolun ortasına çöküyor. Bu sarp yokuş bizim için var ve biz adım adım,nefes nefes bu sarp yokuşa atılmalıyız. Üşeniyoruz, umursamıyoruz, nasıl olsa birileri bir çaresine bakıp deyip olmayan insanlara devrediyoruz bu görevi. Ağır geliyor bizlere bu sarp yokuşa atılmak halbuki bir kere tırmansak eminim kolaylaşacaktır. Ve iyilik yapma konusunda da çoğu zaman kolaya kaçıyoruz. Elimize gelen iyilik fırsatlarını geri çevirmiyoruz belki ama iyilik yapmak için fırsat da yaratmıyoruz. Kendim için konuşuyorum şu an, bomboş ve gereksiz her şeyden sıkılmış bir zaman geçiriyorum bu aralar, başka şeyleri sarp yokuşa atılmaya tercih ediyorum. Üşeniyorum, erteliyorum ve böyle yapıp geriye dönüp boşa geçen zamana baktığımda ''Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir...'' bir boşluk görmeye başladım ve bu gördüğüm boşluk her geçen gün biraz daha büyümekte. Büyüdükçe beni içine çekmekte ve bu hızla büyürse yakında beni yutacak. O beni yutmadan benim ''...bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır'' ayetinde vurgulanan o müstesnalardan olmam gerekiyor. Bu cümlem sanki bir yarıştaymışız gibi bir imaj vermiş olabilir, evet yarıştayız ve bu dünyada olmuş olabilecek en güzel yarıştayız.''O halde, iyilikte birbirinizle yarışın!''(2:148). Ama dediğim gibi geri dönüp baktığımda görmüş olduğum o boşluk bazen gücümü tüketiyor ve zamanını boşa sarf etmişken şimdi ne yüzle Allah'ın karşısına çıkabilirsin dedirttiriyor bana ama burada da aklıma ilk 14 yaşımdayken rastladığım hala da beni en çok etkileyen ayetlerden biri olan şu ayet geliyor; ''.Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da''. Aynı ayetin devamı da adeta bütün bu dünyaya rağmen motivasyon veriyor insana ''Muhakakki ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır''. Bazı insanlar siz Allah için iyilik yapıyorsunuz ben ise bir şeye bağlı kalmadan, iyilik olduğu için onu yapıyorum demesine de sakın aldanmayın bu içi boş olan ama süslü de olmayan bir cümledir. Bunun için ahlak yazısını da okuyabilirsiniz. O insanların ahlaki görüşleri sadece kendini bağladığı ve bunu asla temellendiremeyecekleri için dedikleri bir anlam ifade etmemekle beraber onlar da iyiliği direk kendileri yani kendi vicdani huzurları kendilerini mutlu etmek için yapmaktadırlar. Halbuki Allah'ın bizım bir şey yapmamıza ihtiyacı yoktur. Bizim ve diğerlerinin buna ihtiyacı vardır ve ihtiyaç olması hala onun iyilik olmasına bir zarar vermez.
7:7-Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinizedir.
İyilik yapmak sadece bu dünyada manevi bir haz sağlamak ya da cennette bir köşk almaktan da ötedir(tabii ki bunları küçümsemiyorum). Ama iyilik yapmak inanan bir müslüman için yaratıcısının dostu olabilme mevkine ulaşabilmesidir ki bir müslüman için bundan daha güzel bir mevki ya da Allah'tan daha güzel bir dost olabilir mi ?
4:125-İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in dinine dosdoğru olarak tâbi olan kimseden, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah, İbrahim'i dost edinmişti.
Tevbe 72-Allah, mümin erkeklerle mümin kadınlara, altından ırmaklar akan cennetler vaat etmiştir. Sürekli kalacaklardır orada. Adn cennetlerinde de tertemiz barınaklar vaat etmiştir. Allah'ın bir hoşnutluğu ise hepsinden büyüktür. İşte budur o büyük başarı/o büyük kurtuluş.
 Ve nereden bakılırsa bakılsın iyilik yapmak sadece akli olarak düşünüldüğünde bile yapılabilecek en iyi iştir.
 6:160 - Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.
 Yani Allah bizi sarp yokuşa motive etmekte aynı zamanda bunu üzerimize vazife kılmaktadır. Müslümanlar ise kahvelerde ülkeyi ya da islam alemini kurtarıp gençler ise üniversite kantinlerinde sisteme sövmekten ileriye gidememektedir. İnsanların iki yüzlülüğünü düşünmek bile beni çılgına döndürüyor. Birilerini yaptıkları ahlaksızlıklardan dolayı eleştirip ayıplarlarken kendilerini unutuyorlar. Aslında bu unutmaktan da fazlası. O insanlar daha büyük güce sahip olduğu için daha büyük ahlaksızlıklar yapıyorlar ama sen de sahip olduğun güç neticesine elinden gelen kötülüğü yapabiliyorsun. birilerinin bir yerlere torpil yoluyla atanmasına sitem ederken yemekhane sırasında sırf arkadaşın diye birini yanına alabiliyorsun. 2:44 - İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? İyilik konusuna geri dönecek olursak, iyilik yapmak anlık bir olay değil bir süreçtir daha doğrusu süreçler silsilesidir. 74:6 - Yaptığını çok görerek başa kakma.
Yapılan bir iyiliğin iyilik olmasını belirlemek de o sürecin devamında meydana gelir. Yavaş yavaş konuya olan ilgimi ve yazının başında içimde olan o hazzı kaybediyorum gecenin geç saatleri olduğu için sanırım. Yazının sonlarına doğru gereksiz tekrarlara düşmüş olabilirim ama bana bir iyilik yapıp beni mazur görün :) Son olarak yazının başında söylediğim şeye deginmek istiyorum. İnsan bir işe çalışıp emekleri ziyan olunca üzülüyor demiştim. Ama iyilikte bu olmuyor çünkü dünya adaletsiz bir yer olsada Allah adaletsiz değildir. 11:115 -Ve sabret! Çünkü Allah iyilik edenlerin mükafatını yitirmez.
İyilik ne kadar hoş hümanist bir şey görülsede görüldüğü kadar da basit değildir. İnsanın o sarp yokuşu göze alması ve kendini yeri geldiği zaman iyilik yapacağı konularda feda edebilmesi lazımdır.3:92 -Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir. Yazının son kısmını kendime ayırabilir miyim ? Kime soruyorsam şu an benden başka cevap verecek olan yok. Allah'ım n'apıyorum bilmiyorum, neleri neden yapıyorum bilmiyorum. Şu aralar beni bir şeyler yaptığıma inandıran şeyler senle konuşmak ve yazı yazmak falan. Biliyorum bugünlerde dönecek ama dönse ne olacak asıl insanlar bugünleri yaşarken gerçek dünyayı görebiliyor. Her şey boş geliyor. İyi ki sen varsın da  hayatın gerçekten boş olmadığını ve anlamlı olduğunu biliyorum. Her şey için teşekkür ederim. Rabbim beni bu sarp yokuşa cesaret eden ve orada devamlı ilerleyen kullarından eyle.
Kendinize iyi bakın laedri iyilikle kalın. 2:112 - Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah'a tertemiz döndürür ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller. Son olarak, ölüm size sizin ona olduğunuzdan daha yakındır ve ''ölüm gelmeden iyi işler yapın''.

''Her canlı ölümü tadacaktır,sonra bize döndürüleceksiniz''.

Lâedrî

Yeni-Platonculuk Varlık Kuramı


Herkese merhaba. Aslında bu yazının içeriği öncesinden söz verdiğim üzere Platon hakkında olacaktı. Fakat yazıda
(neoplatonism)Yeni-Platonculuk'dan bahsetmek istiyorum. Nedenini ise bilmiyorum. Canım öyle istedi sanırım.

Ortaçağ'da dini inanışlarını felsefe ile temellendirmek isteyen filozofların bir durağıydı aslında Plotinos'un neoplatonizmi. Platon'un meşhur portresinde elini işaret ettiği gibi "öte dünya" bakış açısını amaç olarak edinir bir bakıma Plotinos. "Bir"'den kopmak(Sudur) algısıyla Mevlana'nın panteizmine benzettim diyebilirim. Tanrı algıları farklı olsa da yine de Tanrı'yı kavrayış biçimlerindeki bu ortak noktayı görmezden gelemedim. Tabi özellikle Platon'dan etkilenen Plotinos'un kurduğu sistemde bu durumda etik ya da kozmolojik bazı anlayışlara ilaveten bir din teorisi de bulunmaktaydı. Bu dini teorinin varlığı özellikle Tanrı, ahlak, ruh üzerine yapılan spekülatif kuramların yanısıra bunlara karşı alınması gereken tavırlarla ilgili doktrinlerden anlaşılmaktadır. Bu doktrinlerde de her şeyin Tanrıya -yani her şeyin kaynağına- ulaşmak amacında olduğu ve bu amaca yönelik ifadeler bulunmakta. Platon'dan ne denli etkilendiğini anlamak adına önce yüzeysel bir şekilde Platon'un İdealar Kuramındaki "İyi İdeası"'na bakalım. Platon'un bahsettiği bu "İdealara" dair doğru bakış açısını, tikel varlıkların özü olduklarının altını çizerek kavrayabiliriz. Kendisinin kurduğu Doğru Analojisinde ise, bir doğru çekerek üst ve alt olarak varlığı ikiye ayırır ardından üst ve alta birer doğru daha çeker. Sonuçta toplamda üç doğru çekilmesiyle oluşmuş dört satırdan oluşan bir tabloyla karşılaşırız. İşte bu satırlara varlığın hallerini koyar, örneğin "öte dünyacı" bakış açısının tezahürü olarak görebileceğimiz üzere ilk satıra yani en üst konuma İdeaları yerleştirir. Tabi gerçeklik değeri taşıma niteliği de üstten altta doğru azalır ona göre. Ve işte bu İdealarında kendi arasında en üstüne İyi İdeasını yerleştirir. İyiye dair şöyle bir tanımı bulunmakta:

“İyi varlıktır ve varlık iyidir.”

Platon'un algılarında Tanrı Demiurgos, bu İdealara biçim veren, onları seçendir. Bu noktada, İdeaların hep varoluş tanımlarıyla ve varoluşlarının fenomenlere ihtiyacının olmayışıyla tanrısal bir özellikte olduklarından ontolojik açıdan ilginç bir soruyla karşılaşmaktayız.Şöyle ki: Tanrının fiziksellikten de öte, kelimelere mazhar olamayan yaratmaları zaten potansiyelde var değil midir? Ya da basit bir örnek ile şuanda insan fıtratında mevcut olmayan bir duygu Tanrı tarafından insana eklenebilirdi de. O halde yaratılabilecek her şey potansiyelde bir varlıktır ve bu onlara Tanrısal nitelik verir diyebilir miyiz? Bu da Tanrı için yaratmak dediğimiz olayı bir anlamda kısıtlamaz mı? Bu soru henüz kafaları meşgul ediyor iken burada dursun, biz de neoplatonizm adına Sokrates'in İdeaları ile devam edelim.

İşte sözgelimi İyi İdeasını çok üst bir konuma yerleştirmesiyle Sokrates, bazı yorumcular tarafından İyinin Demiurgos ile aynı şey olduğunu kast ettiği şeklinde yorumlanmıştır. Fakat iki türlüde bu üst konum "Tanrının yaratmayı istemesinin sebebi İyi İdeasıdır ve iyi olan her şeyin nedeni, Tanrı'nın iyiyi istemesidir" haline götürür. Demiurgos, evrenin iyi olmasını istemiştir kısaca. Bu tanımlar aslında bizim "iyi neden iyi ?" sorularına atıflar yapabilen tanımlardır. Belirsizlik olmasının yanında Platon'da Demiurgos hareket halindedir. Bizim Tanrı olarak nitelendirdiğimiz mükemmelliyet ile onun, var olan İdealara biçim verenin Tanrı olması nitelendirmesi farklıdır. Bu az önce de dediğim gibi, Tanrının potansiyelde yaratabilecek şeylere, sadece şekil vermesi ile olur, tabi Sokrates'e göre. İşte burada Plotinos aslında etkilenmeyle onun İyi İdeasını alır ve "Bir" dediği şey yapar. Fakat çok gariptir, bu bire çoğunluk tanrısal özellikler atfederken, bazen de bunu yapmaz. Bu "Bir"'i saf ve basit, değişmeyen, yaratılmamış olan, mutlak olarak tanımlarken aslında bu Tanrının "Bir" durumundan iki ya da çokluğa tekabül etmemesi için çabalar. Fakat teizm grubun içerisinde bulunan bizlerin Tanrıyı tanımladığı şekilde, örneğin zamandan bağımsız, fiziksel olmayan gibi niteliklerin "Bir"'e izafe edilemeyeceğini söyler. Bunun algılarımızda O'nu sınırlamak, O'nu belirlemek ve O'nu bireysel bir varlığa dönüştürdüğünü söyler. İşte bu çıkmaza girdikten sonra da, yani onu bireysel tanımlayarak Tanrının evreni yaratmasındaki seçimi Tanrının yaratımından çıkarmaktadır. Tutarlılık adına O'nu varlığın kaynağı olarak görmek ve varlık için yaratılmanın seçilmemesini kabul etmek, kendisi için kaçınılmaz olacaktır. Bu noktada özellikle dikkat çekmek istediğim şey, Kur'an içerisindeki Tanrıya atfedilen sıfatlar, O'nun tanımlamalarının neden bu kadar önemli olduğudur.


"Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. Eşi de olmadığı halde, nasıl olur da çocuğu olur? Her şeyi yaratan O'dur. Ve O, her şeyi bilendir." (EN'AM/101)

"Allah eksiksiz, Sameddir.(Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiçbir şeye muhtaç değildir)" (İHLAS/2)


Var olmanın iyi olması, ve iyi bir Tanrı için var etmenin Tanrıya has iyi bir eylem olduğu kaçınılmazdır. Sokrates'in iyi ve varlık görüşlerinde bile bu yakalanabilir. Fakat Plotinos'a göre yaratma bir eylemdir ve eylem değişmeyi mümkün kılar. Oysa Tanrı değişmez. Yine tanımında, Yaratmanın bilinci gerektirdiğinden, Tanrıya bilinç atfetmenin O'nu sınırlandırmak olacağını söyler. İşte bunların Tanrının mutlak yetkinlik ve dinginlik halinden çıkması, O'nun kendine yetememesi anlamına geldiğini düşünerek Tanrı tanımında büyük farklılığa gider. Bu tanımı da bu yanlışlamalardan sonra Platon'un İyi İdeasından etkilenerek kurar. Yani Tanrının var etmesi için özgür yaratma ifadesini kullanamayan Plotinos, "sudur", "türüm" öğretisi geliştirir. "Var olan şeyler Güneş'den dağılan güneş ışınları gibi yayılırlar, sudur ederler" der. Fakat her ne kadar bu varlık tanımında varlıklar Tanrıdan sudur eder demişse de, panteizme de karşı çıkmıştır. Çünkü tanımda Tanrının varlıklara yine yaratmanın seçimiyle kendisinden bölme, yaratıklara aktarma şeklinde olmasına karşı çıkar. Aslında teizm anlayışıyla, bilinen panteizm anlayışı arasında biyere konulabilir bu görüş. Zira o "Bir"'i varlığa içkin tanımlamaz. Bu da kuramının panteizmden farkı denilebilir. Bu sayede Tanrının mutlak bağımsızlığı korurken aynı zamanda Tanrı'da eksilme olmasını çözmüş olur. Kafamızdaki Tanrı algısını kendi paradigmamızda düzgün inşa edebilmek adına aşağıda ayeti incelemenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Vurgu sebepli yaratmaya olsa da, "yaratmanın" olduğu da açıktır. Zaten yine bu Tanrı algısında, Kur'an'da Allah'ın çokca sıfatları yer almaktadır. Bunun sonucu olarak algımızın inşasında Plotinos gibi Tanrıyı sınırlandıracağı gerekçesiyle Tanrının nitelenmemesine vararak geliştirdiği bu Tanrı algısının sorununa dikkat etmeliyiz. Ve tabi bu algıyı kazanmamızda Kur'an'a çok şey borçluyuz.

"Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım." (ZÂRİYÂT-56)

Her şeyden ziyade, Plotinos kuramında, Tanrının çoğu tasvirini de doğru yapacaktır. Nitekim Ortaçağda birçok İslam Düşünürünü de etkilemiştir. Amaç olarak da kuramının bizi nereye götürdüğüne bir bakalım. Bu hiyerarşik düzende tanımladığı varlıkları yetkinlik alanında sıralamaya da sokmuştur. Aslında Platon'un İdealarından bahsederek oluşturduğumuz yukarıda kalan soruyla bir bakıma benzer kuramı. Tanrıdan başlayan sudur sürecini üç aşamaya ayırıyor kendisi ve ilk adımınında da Nous (Zihin) bulunuyor. Soruda bulunan potansiyeldeki tüm İdeaları aslında Nous olarak tanımlıyor ve Nousa bunların dünyası olan Tanrısal Zihindir diyor. Bir alt yetkinliğinde ikinci olarak ruhu tanımlıyor ve bu gerçeklikleri kavramak adına ruha düşünce gücü yükleyen bir tanım yapıyor. Hatta bu ruhun tefekkürünü de gerek Nous olsun gerek dünyadaki varlıklar üzerine olsun iki düşünmeye ayırıyor. Son olarak da sudur'un son aşaması maddi dünya der. Kuramı içinde özellikle İdeaların "sudur" içerisinde nasıl bir yetkin rol oynadığı görülebilir ki zaten onu neoplatonizm yapan da budur. Amaç olarak da bu ruh ve maddi dünya arasında orta konuma rasyonel olanı yerleştirir. Bu hiyerarşide her şeyin geldiği üst yetkinlikte olan Tanrıya geri dönme amacı koşar insana kuramında. Özellikle bu kısımda da Panteizm, hatta daha çok Mevlana'nın görüşleriyle benzerlikler olduğunu düşünüyorum. Zira insanın varlığının bu "Bir"'den yani "güneşten" çıkan bir "ışın" gibi vuku bulması, ardından amaç olarak tekrar "güneşe" geri dönme belirlenmesinden bahsedilir. Yine de bu kısım daha çok mistisizm içerdiğinden olsa gerek, o kadar ilgimi çekmedi ve dolayısıyla varlık açıklamasında olduğu kadar üzerinde durmak istemedim.

Genel olarak yazıda, kendim için yeni bir soru edinirken aynı zamanda Kur'an'ın ayetlerle yarattığı zihnimizdeki Allah algısının, O'nu doğru anlamak ve dolayısıyla yaradılışı doğru kavramak adına ne kadar önemli olduğuna değinmek istedim. Allah'ın her bir sıfatının insanoğlu için muazzam nitelikte açıklayıcılığı içinde barındırdığı ve tüm ayetlerde olduğu gibi o ayetlerinde bir amaç taşıdığı varılması gereken noktadır. Aslında sudur anlayışının kendi içindeki sorunlarını  incelerken vardığımız kaçınılmaz sonuç buydu. Fakat söylediğim gibi, döneminin çocuğudur ve iyi olduğunu düşündüğüm bir kuramdır. Bir ara üşenmezsem, Platon ve Aristo'yu da yazmak istiyorum. Görüşmek üzere.

Lâedrî 

Birey ve Toplum


Hayattaki gerçek amacımızdan ziyade, topluluk halinde yaşamamızın sonuçları olan konularla pek fazla ilgilenen birisi olmadığımdan bilgisiz yorum yapacak cesarete sahip olamamışımdır onlar hakkında.Siyaset de çoğu zaman bu konulardan birisi oldu benim için. Siyaseti, aslında varoluş amacımızdan dışlamak ve seküler bir konu olarak ele almak istemiyorum. Ama yaşadığımız dünyanın içerisinde üzerine spekülasyonlar yapılan, ve onu düşünmekten ya da tartışmaktan pek yarar sağlayamadığımız bir konu olduğu için, yine anlamlaştırmak istemiyorum kendisini. Fakat ne denli olursa olsun, kendisinin, toplumu ve dolayısıyla bireyi etkileyen bir fenomen olduğu aşikar.Bu sebepten, varoluş amacının pratikteki etkisi konusunda bireyi etkilediği malumdur. İnsanın yaradılışı üzerine bakacak olursak da topluluklar kurmanın kaçınılmaz gerçeğini görmekteyiz.Yani birbirlerinden farklı zamanlarda ya da farklı mekanlarda bireylerin sürekli birlikte yaşama çabaları, sürekli toplumda bile cereyan eden birlikteliklerden anladığım kadarıyla, bu arzu fıtratımızda yer alıyor olmalı.Fakat arzudan bile önce, bu arzumu tatmin etmediğim ve bireysel olarak yaşamaya çalıştığım bir hayatta başarılı olamayacağım açıktır. Gerçi bir başarı kriterinin olmayışı hoş olabilir ama yine de insanın insana ihtiyacı vardır.En önemlisi de bir ikinci birey olmadan, teizm paradigmasında hayatın anlamı yoktur. Bu gerçekleri kabullendikten sonra topluluklar ve bireylerin neticesinde siyasetin düşünülmeye değer olduğu kanısındayım.

Yazıda Sokrates'in düşüncelerine atıflar yaparak kendimce bir yol çizmeye çalışacağım, her zaman yaptığım gibi.Yine de düşüncelerde benimsediğim şeylerin olması onları tam anlamıyla kabul ettiğim için değil fakat daha çok tutarlı gördüğüm için olmaktadır.Bu noktada tekerleği yeniden icat etmekten kaçınıp halihazırdaki tekerleği kullanarak serüvene devam etmek amacındayım.Her neyse.Sokrates siyaset felsesinin kurucusu olarak kabul edilmektedir.Düşüncesine dair biraz okuma yaptığım zaman kendime daha önce sormuş olmam gereken birkaç soruyla yüz yüze geldim.Devlet tanımım ne? Devletten ne bekliyorum? Devlet ve benim aramdaki münasebet neye dayanmalı?  Bu sorulara yozlaşan topluluk algımdan yola çıkarak cevap veremeyebilirim.Kendimi çok daha az nüfuslu, fakat kalabalık bir kabilede hayata gelmiş bir insan olarak hayal ediyorum. Resmi bir yönetici olmadığını varsayıyorum ama eminim ki bu konumun ihtiyacının doğal hali olarak bir yaşlı tarafından dolduruluyordur. Zaten o yaşlı bana söylemese bile topluluk olgusunu, çevremden algılıyorum. Bu pazarlığın nasıl döndüğünü anlamaya başlıyorum. Örneğin erkekler ava gidiyor, "biz" e yemek getiriyorlar. Kadınlar çocuklara bakıyorlar. Bu temeller dışında bu birliktelikten hepimizin aldığı bir şeyler var, ancak bu birlikteliğe bir şeyler katmak şartıyla. Toplum ve birey pazarlığı en ilkel haliyle bana bunu söylüyor. Peki bu pazarlık ne denli mantıklı? Hayatta kalmak için bir aileye kesinlikle ihtiyacım var, fakat hayatımı devam ettirebilmek için daha büyük bir "aile"'ye ihtiyacım var mı? Hayatta kalmak en temel arzum, fakat sadece bunun için mi yaşıyorum? Çünkü belli bir yaştan sonra bu toplumdan ayrılıp yeteneklerim ile hayatta kalabileceğimi varsayıyorum. Toplumdan ayrıldığım zaman pazarlığım kendimle olmaya başlıyor. Her konuda yetenekli olmadığım için bazen kendimden birşeyler alıyorum fakat kendime bir şeyler veremiyorum. Üstelik yetenekli olduğum konuda daha çok efor sarfedip, daha azını kendime kazandırıyorum. Artık paylaşmıyorum ama özellikle yeteneğimde yozlaştıkça ve yaşlandıkça kendimle olan bu pazarlık daha da zararlı hale gelmeye başlıyor. Etiğe de dayandırarak aslında aile toplumundaki pazarlığın uyarlaması olarak görmek mümkün devleti. Birey olarak yaşamanın getirdiği sonuçları teorikteki toplum pazarlığı ile karşılaştırırken işler bir nebze daha kolay. Pratikte söz konusu bireyler insanlar oldukları için, "böylesine bir sözleşmede, neden birileri bu pazarlıktaki kar payını arttırmak istemesin ki?" sorusuyla karşılaşırız. Bu durum da, sözleşmenin yönetilmesini doğal kılmıştır. Yönetim ve pazarlık anlayışı gayet düzgündür, fakat yönetici düzgün müdür? En yaşlımız mı? Çoğunluğun seçtiği mi? İnsan varlığının fıtratı göz önüne alındığında bu "yönetici" olayının ne kadar problematik olduğu açıktır. Taraflı çıkarların ortak amacına yönelik bu pazarlığın icrası için bir hakem şarttır. İşte Bu hakem için günümüzde öngörülen demokrasi kavramını yermektedir Sokrates. Nitekim çok tutarlı bulmaktayım. Kendisi devlet yönetme işini bir sanat olarak değerlendiriyor. Ve tıpkı bir bina yapmak için neden bir aşçıya değil de bir mimara ihtiyacım varsa ve neden bu binanın yapımında aşçının fikrini almam saçmaysa, işte o yüzden bina yapmak gibi bir çok şeyden çok daha önemli olan devlet yönetmek işini yaparken neden bir aşçının ya da bir mimarın görüşünü alayım diyor kısaca Sokrates. Demokrasiyi eleştirmektedir ve yönetimdeki yönteminde anayasal monarşiye işaret etmektedir. Devlet yönetimi sanatında gerçek bir bilgi sahibi olan bir uzman ile bu sanat icra edilecektir diyor. Teorikte tutarlı, hatta muntazam olduğunu düşünmekteyim bu fikrin. Çünkü toplumun birlikteliğinin devamı için nasıl ben ava gidiyorsam, sen de bizi yöneteceksin. Nasıl seni ava götürmüyorsam ya da ava kimi götürmem gerektiğini avdan anlamayan birisi olan sana sormuyorsam, sende bu konuda bana danışmayacaksın. Dediğim gibi pratikte kafamda canlanabilen şeyler buna kıyasla çok az.Fakat inanıyorum ki, bu bahsedilen şeylerin teorikten ileri gidememesindeki sebep birey-toplum ilişkisindeki bireyin getirebileceği sorunlardır. Devletin aslında düzgün devamlılığı için yapmakta yükümlü olduğu şey bireylerin karakterinin inşası, bireylerin yetiştirilmesidir. Ancak karakter geliştirememiş devletin düzgün olmasa da yine de devamlılığı için yetiştirilmemiş bireyler bir sorun teşkil etmez, dolayısıyla "yetiştirmek" olayı da bu devlet için bir şey ifade etmez. Sonuç olarak kimimiz için karlı, kimimiz için zararlı bir pazarlıkla karşı karşıya oluruz. Bu da yeteneksizlerin yetenekli olanları sömürmesi ile vuku bulur aslında. "Birey" bu yüzden her şeyi ifade etmekdedir. Yazının devamında yine Sokrates'in bireyi ele alışından devam etmek istiyorum.

Dualist bir bakış açısında sahip olan Sokrates, Atinalıların ruhuna gerekli özeni göstermediklerini düşünür. Maddenin, bedenin insanı götüreceği hazların yanılgı olduğuna dikkat çeker. İlkeli yaşamak adına , insanın sorgulamak yoluyla keşfedebileceği bir moral hakikat bulunduğunu ve insanın kendisine mal etmesi gereken bu moral hakikate göre yaşamasının gerekliliğini savunur. Kendisinin "sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değer olmayan bir hayattır" sözünü de bu bağlamda anlamak mümkündür. İnsanın bu noktada günümüz dünyasının yanılgılarından kurtulabilmek adına Sokrates'in dediği "sorgulamak" olayını gerçekleştirmesi gereklidir. Bu "sorgulamak" sürecinde olmayan bir insanın eylemlerinde etkili olan şey, o halde bir başka insandır ya da bu insanların uydurmuş olabileceği başka referanslardır ya da bu insanlardan oluşan devlettir. Şu dünyada var olduğumdan beri olan biten her şeyi bana gayet normal ve alışılmış gibi yutturmaya çalışan bir başkasıdır belki ve en nihayetinde ister ki eylemlerim çıkarına hizmet etsin ya da hiçbir şeye hizmet etmesin ki günün birinde çıkarına ters düşebilecek bir hareketin içinde olmayayım. Bir doğu ülkesinin bireyi olarak komplo teorilerine düşkün olsam da sonuç benim için değişmemeli. Eylemlerimde gerçekleri referans almalıyım. Sokrates bu konuda yöntem anlayışı olarak da "bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir" anlayışını geliştirmiştir. Ancak insan durumunu bu denli kavrayabilirse bu konuda gereken çabayı gösterebilecektir.


Kendisinin bireyler üzerinde "farkındalık" yaratmaya dair çabası çoğu kez gözler önündedir. Bu farkındalığın bilincinde olan ve dolayısıyla eylemlerinde buna göre ilke edinen "birey"lerin sonucunda ve onlar için ancak düzgün inşa edilmiş bir devlet vardır. Fakat iyiyi ve kötüyü içinde barındıran insanın, oluşturduğu, tarihin belli bir döneminde yozlaşan topluluk anlayışından dolayı, bu devleti düzgün inşa etme süreci, olduğundan daha zor bir hal almıştır. Sokrates'in bu çabası ve ardından ölümü Platon'u etkileyecektir. Kendisinin kurduğu sistem üzerine bir sonraki yazıda değiniyor olacağım. O zamana dek, kendinize iyi bakın.    

Lâedrî

Yıldızlar


‘’Ve zaman.İnsan gerçekten de ziyandadır.’’

Zaman akıp giderken yıldızlar üzerine çok fazla düşünmediğimiz anlardan herhangi birini yaşıyoruz.Ve az sonra bir tanesini daha yaşayacağız.Bu yaşayışın tanımının atalardan devralınması sebebiyle sanki hep bu sokaklardaymışız gibi yaşayacağız.Ezeli olarak burda ve bizden öncesi bizim sebebimizi açıklarken bu nedenler silsilesinin ilk 2 adımında düşünme sürecini sonlandırıyor olmamız ne acı.Atalarımızın da aynı yanılsamaya düşmüş olması muhtemel çünkü bu da devraldığımız  ve aktarma olasığımızın da yüksek olduğu bi hareket.Peki ya gerçekten bu mahalle hep mi burdaydı? Bu sorunun cevabından pek emin değilim ama böyle bi sorunun olmadığından eminim.Bu yaşayış tarzı kendini bize kendimizi bildiğimiz andan hemen önce tanıştırdı.Böylece onu durdurma fırsatını bize tanımayarak 15.yaş günümüzde güzelce paketlediği o algıyı kapımızın önüne bırakıp zile basarak kaçtı.Hayata hoşgeldin ve böyle yaşamanı istiyoruz.Şuana kadar eğlenceli gözüktü bana.İçinde barındırdığı hediye paketi süslemeleri ile , bu koşudaki yerimize bodosloma konulmuş gibiyiz.Maratonda şuanda sadece yüksek tempoda yürüyoruz.Herkesin bi işi olduğuna eminim ama niye koşuyoruz onu anlamadım.Kalabalıkların gürültüsü içinde hepimiz birbirimizin avutması gibiyiz.Eminim ki bu kadar gürültü olmasa yukarı bakardık.Gürültü demişken aslında her zaman dikkatimi çekmiştir gürültüler.Eminim ki o anları hatırlarsınız; o bi anda konuşmanın içinde kendimizi bulamadığımız ve bir saniyeliğine gürültüyü dışardan izlemeyi bulduğumuz o anları.Büyük resmi görebilme fırsatının bize tanındığı o anları içinde bulunamadığımız konuşmaların verdiği yalnızlıktan korkarak geçiştirdik.Yalnızlık , tanıtmak isterken insana insanı yalnızlık korkusu da peşinden gecikmeyip alıkoydu düşünmekten.Bu kararlar hep o kapıdaki hediye paketinden çıkmıştı sanırım.Önceden verilen ve bi türlü hatırlayamadığımız o kararlar;  belki de gerçekten çok önceden verildiği için, ne zaman bu kararın bize alınmakta zorunlu kılındığının fark edilmesinden alıkoyan o aynı kararlar aslında.Olmak ya da olmamak değil mesele.Mesele olmayı fark etmek.Şuana kadar kısır bir döngüye girmeye başladığını hissediyorum.Senden istediğim şey fark etmekse eğer zaten bunu fark etmeni istiyorum demektir.Sanki kendini çürütüyor her okuyuşta.Tıpkı içinde mantık hatası barındıran bizim pipo içen pozitivistlerin gün içerisinde ağzından defalarca duyabileceğiniz o klişe argümanlar kadar kendini çürütüyor hatta.Burda bi dış müdahale gerektiği kanısındayım.Bu önermeye çok acil bi kan lazım hem de.Bu kan biz var olduğumuzdan beri hep ordaydı.Sadece onun eksikliğini yaşadığımız anı beklercesine yukarı bak , hadi artık der gibiydi bize.Bu sefer bu kelimeleri sarf edişinde bir ima vardı sanki.Baktın ama göremedin ironisiyle başka bir anı mı bekleyecekti , yoksa bu sefer o sefer miydi ? Yıldızlar bunu umursamaz bence, onlar bizi paradokstan kurtaran işaretti ; bu hayattaki görevlerini  tamamladılar ve onurlarıyla ölebilirler artık.Şuan bir kez daha ölen o yıldızlara selam olsun.Tüm bu kutu olayı falan beni zaten yeterince yormuştu.Madem ölmeden çıkamıyoruz bu kutudan o zaman izin verin de kutu olduğunu birkez daha fark edip rahatlamak için hepimizin adına o yıldızlara bakmak istiyorum.Tıpkı bırakıldıkları gibiler, Er Ryan'ı kurtarmaya çalışıyolar.Onlar ölücek ve Ryan yaşıcak.Tüm olay bundan ibaret.Bazı zamanlar hava puslu olur.21.yüzyıl postmodern fabrikalarının bacasından tüten dumanlardan unuturum yukarda olduklarını.Ve bu devrimin perdelediği en gerçek şey insandır.Yarattığı popüler kültür bakın sosyal sınıf oluşturmuyorum diyerek sallanan sandalyesinde bir tur daha atarken biz de bunun iyi bişey olduğunun kanısında yine o yıldızları bir kez daha unuturuz.Ve yıldızlara bir darbe daha, işte postmodernizm; dünyanın düz olduğunu kanıtlayacak ortam ararken bunu bu konunun umrumuzda olmayışını sağlamasıyla başarır.Böyle bişey demiş olsa eskiden olduğu gibi devlet onu asmazdı.Çünkü bu kültürün şuanda böyle şeyleri umursamadığı aşikar.''Populus'' Fransızcada ''Halk'' kelimesinin karşılığıdır.Şuanda halk yerine halkın çoğunluğu anlamında kullandığımız popülerliğin ürettiği kültür zamana dayanamayan bir yanılsama iken anı yaşamakla çok fazla meşgul olan bizler ortak kültürünün inşasına yapılan bu darbe girişimini yine mi küresel güçlere bağlamakla yetineceğiz.Bu küresel güçler bizim onları ne olarak yorumladığımızla alakalı aslında.Bu yaptırımlar bizim bize neyi dikte ettiğimizden ibaret.Bu kültür bizim kültürümüz.Benim ve bizim diyebildiğimiz her şey onda saklı.

O zaman senden son bir şey istiyorum.Bir kez daha o yıldızlara bak.Ama bu sefer görmeyi dene.

Lâedrî

İnsan Üzerine, Sokrates ve Ölüm

Merhaba Dünya, Dünyalılar.

Bıraktığımız haliyle ontoloji, çelişkiler batağında idi.Atinalılar yorgun düştüler ve artık felsefeden çıkar gözetir oldular.Talepten olacak ya, bir düşünür istihdamı söz konusu oluyor ve "her isteyene para karşılığında 'bilgelik'" satan sofistler tarih sahnesine çıkıyorlar.Kendileri için sofist kelimesini seçmişlerdir ki kelimenin kökü Yunanca'da sophistēs, (wise-ist, one who does wisdom),bilgelik yapan kimse anlamına gelmektedir.Gezgin bilginlerdir, bilginin tüccarlarıdırlar.Bilgiye karşı davranış biçimleri sonradan eleştiriye maruz kalacaktır nitekim.Sofistlere değinmeden önce, düşünce paradigmasındaki değişikliğin de değiştirdiği şeyler olmuştur.Örneğin insan üzerine düşüncelerin pratikte etkileyeceği şeyler olması, felsefeden beklenti oluşturmuştur.En azından, felsefe adına kültür oluşturmaya başlamış, fakat refah seviyesi eskisi kadar yüksek olmayan bir Atina için, bilgiyi sırf bilgi olduğu için değil, fakat bazen işe yarayabileceği için de sevmek icap etmiştir.Özellikle bu beklenti, politika ve yönetim sanatıyla bir zümreyi ve onun iktidardaki yerini güçlendirmeyi karşılamak üzerinedir.Ve evet gerçekten de öyledir, insan üzerine felsefenin pratikte özel bir karşılığı vardır, olmalıdır da.Ontolojinin garip olmasının çekiciliği bir yana, insanı çekici kılan kendisinin garipliklerinin yine kendisinin derinlikliklerinde gizli olduğu gerçeğidir. 

(51-21) "Ve kendi nefslerinizde de (âyetler) vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?"

İnsan üzerine her başlık, bu görmemiz gereken fıtrat gerçekliklerine dair düşünmeyi gerekli kılmaktadır.Daha önce de dediğim gibi bir fikrin inşası için birkaç sayfayı çevirmek zorundayız.Bu sebepten, çok önemli görmediğim fakat insan üzerine felsefede ilkler niteliğini taşıyan sofistlere de bu analizde yer vermek istedim.İnsanın topluluk halinde yaşamasının gerekliliğini öne süren sofistler, bu topluluğun yönetimine ve insanın toplumsal çevreyle ilişkisine dair öğretiler sunmuşlardır.Yani milletvekili olmak isteyenlere para karşılığında retorik öğretmişler, kişisel gelişimlerini gözetenlere de erdem satmışlardır.Acaba tüm Atina'yla dalga mı geçiyorlardı diye düşünmeden edemiyor insan.Fakat değilse eğer, bilgelik iddia ederek eğitimcilik yapmaya çalışan bu arkadaşların, Sokrates'i kızdırmış olabileceklerini düşünüyorum.Bu arkadaşlar demişken, önemli temsilcileri arasında Gorgias, Prodikos ve müstakil kimlik kazanan, "insan her şeyin ölçüsüdür" sözünün sahibi Protagoras bulunmaktadır.Bu önerme ile ortak bir tavırla rölativizmin savunucusu olmuşlardır sofistler.Hatta Ampirisizmi yani deneyimlemeyi bilginin kaynağı olarak ele aldıklarından dolayı dış dünyanın gerçekliğini sadece insanın deneyimine bağlayıp bağlamadıkları konusundaki düşünceleri bir anlamda belirsizdi benim için.Varlık üzerine düşünce üretmek için düşünce üretmediklerini varsaydığımdan bu konuda net bir çizgi aramıyorum kendilerinde zaten.Fakat Protagoras "var olan şeyleri" algılama konusunda oluşabilecek farklılıkları öznedeki farklılıklara bağlamakta.O halde dış dünyanın varlığını gerçek olarak kabul ettikleri çıkarılabilir, yine de dış dünyanın anlam bulmasını insanın onu deneyimlemesi ile mümkün olacağını savunmaları, bu gerçekliği başlı başına gerçeklik olarak nitelendirmediklerini gösteriyor.Çünkü elde edilen bilgiyi de göreli yapmaları, tek bir gerçeğin olmadığına inandıklarını gösterir.Hatta Sofistler, varlık üzerine felsefede düşünce üreten Pisagorcuların, Miletosluların ya da Elealıların birbirinden farklı düşünmelerinin sebebini de, varlığı; benliklerinde birbirlerinden farklı görmüş olmaları olarak öne sürerler.İnançları kısacası doğayı insan penceresinden ele almak olmuştur.Hatta bu doğa-insan tartışması özellikle ünlü doğa-uzlaşım(phusis-nomos) karşıtlığı olarak tezahür etmiştir.Ve tabi büyük ölçüde nomos'un savunuculuğunu yapmışlardır.Konvansiyonalizmlerinde yani uzlaşımcılıklarında; tanrıların gerçeklikte mi oldukları yoksa nomos yoluyla mı var oldukları konusunda nomosu yani tanrıların toplumsal sözleşme olarak toplumlar tarafından var edildiklerini iddia etmişlerdir.Ve tabi bunun yanısıra, politik ya da hukuksal konularda da nomosun varlığını öne sürmüşlerdir.Aslında göreliliği de savunduklarını baz alarak, evrensel ya da mutlak olan şeylere karşı çıkmalarının, bu noktada kendi içinde tutarlı olduğunu görmek mümkündür.Hatta, Septisizmlerinde genel geçer bilgiyi reddederken eleştirel bir tavır takınarak ahlaki davranışlar için rasyonel ilkelerin kaçınılmazlığını ileri sürmüşlerdir.Tutarsız davrandıklarından ziyade kendilerine iyi bir yöntem edindiklerini söyleyebilirim.Aslında bu septisizm ve özellikle kritisizm yani eleştirel tavır,  felsefeye bir yöntem kazandıracakdır, tabi nihai hedef olarak düşünülmemeleri kaidesiyle.

Septisizm ve kritisizmin gerekliliği üzerine bir kaç şey eklemek istiyorum.Örneğin bir anlam arayışında insanın az da olsa bir düşünmeyle, 2 karara varabilmesi mümkündür.Her şeyin anlamı vardır, ya da hiçbir şeyin anlamı yoktur.Her şeyin biraz anlamı olması gibi bir durum söz konusu değildir.Agnostisizm bu noktada bilemeyiz ayağına yatarak bir anlamda anlamsızlığa yakın bir hayatı öngörür.İçinde bulunduğumuz bağlama de atıf yapan bir analoji yapacak olursak, sınav esnasında bizden çözmemiz istenilen bir soruya karşı, "bu soru çok zor, bu soruyu yapabilmek için yeterli bilgide değilim" şeklinde bir tavır alırsak ve soruyu yapmak için çabalamazsak, soruyu yapmak istemediği için yapmayıp bütün bir sınav uyuyan çocuktan farklı olmayız.Bu inandığımız şeyi denemeye dair bir yönteme çevirmek yapılması gereken şeydir.Hepimiz için öyledir.Bu yöntemin ve aslında septizmin noksanlığı insanda, direkt olarak aitlik hissini doldurmak adına alınmış hızlı ve saçma kararlara yöneltir.Kolektivizme.Genelde ait olduğunuzu hissettiğiniz bir grubun ortak düşüncesini savunurken, o grubun seçkin, tanınmış üyelerine atıfta bulunuyorsanız, gerekli düşünmeyi yapmamışsınız demektir.İnsanın, şuyum diyebilmesi için üniversitede bir sene hazırlık okumasından fazla, Youtube'da bir  video izlemesinden fazla bir şey gerekir.Oysa en nihayetinde amacın bile bir yere ait olmak olması yine saçmalıktır.Tüm bunlar, eleştirel tavır ve şüphe duymanın hayatımızdaki gerekliliğine dikkat çekmek adına birer örnek teşkil eder.Türkiye'de çoğu insan için "müslüman" tanımı, Türkiye'de doğmuş olmakla ilgili bir kavramdan fazlası değil.Kültürün getirdiği bu takı, yine popüler kültürün getirmiş olduğu "ateist" takısından farklı bir şey de değil.Gerçekten müslüman olabilmek için bir ara müslümanmış gibi davranmamak, tüm hayatın boyunca müslüman olduğunu sanıp müslümanmış gibi davranmaktan iyidir.


Sofistlerin düşünceleri bir yana, üzerine düşünmek gereken daha önemli düşünceler vardı.Ve evet..Nihayet Sokrates.Bir tarihi Sokrates Öncesi(Presokratik) ve Sokrates Sonrası(Sokratik) olarak ikiye ayırabilecek nitelikte kilit bir adam.Kendisinin "iyi" bir insan olarak nitelendirilmesini duyduğumdan sonra sempati duyduğum birisi.Eddard Stark kadar onurlu bir adam.Fakat almış olduğu kararlar elbette onurlu olmaktan çok daha anlamlı şeyler üzerineydi.Doğa felsefesinin üzerine düşmüş de olabilir, fakat Atina'nın içinde bulunduğu şartlarda politika ya da moral düzen adına pragmatist bir yaklaşım kendisine daha makul gelmiş olmalı.Özellikle Atina halkının, onu gençleri yoldan çıkarmak ile ilgili suçmalarından yola çıkarak kendisini şöyle hayal edebilmek mümkün: Aynı Zenon'un kullandığı saçmaya indirgeme yöntemine benzer şekilde, sokakta hayatın anlamına, iyiye ya da bilmeye dair yanılgıda olan insanlara ayar veren bir sokak filozofu.Yine de iyi mizacına yapılan atıftan "ayar verme" tanımının aşırıya kaçmış olabileceğini söyleyebilirim.Sonuçta kendisinin pratik anlamda üstlendiği bu hareketin, insanlar üzerinde değişiklik yapması gereken reformist bir hareket olması gerekiyordu.İşte "ilkeli yaşamak" öğretisi sunan bu hareket sonucunda aldığı idam cezasında; yaşamaktansa, ilkeli yaşamak için ölmeyi tercih etti Sokrates.Haksız yere idam edilmenin, haklı yere idam edilmekten daha iyi olduğunu savunuyordu.Özellikle son iki cümlede "ilkeli yaşamak" kavramı ile vurguladığı şeylerin altını çizmek istiyorum.Ona haksız yere idam edilmenin kötü bir şey olduğunu söylemek, ölmeyi neredeyse bir yok oluş şeklinde tanımlamaktır.Kendisinin yaşamayı ne denli ele aldığını anlamak adına bir şeyler söylemek istiyorum.



Geçenlerde ateist bir adamın, teistler hakkında doğru olduğuna inandığı şeyleri söylediği bir videoya denk geldim.Bu arkadaş teizm inancına sahip olan örneğin yahudiler ya da müslümanlar gibi kişilerin, "ölüm" kavramını, inançlı olmayan kişilere karşı çok fazla vurguladıklarını söyledi.Teizm inançlıların özellikle, tehdit etmek başlığı altında, evrenin ölümünün gerçekleşmesinin ardından inançlı olmayan kişilerin hak ettiğini bulacağına inandıklarını söyledi.Bu nedenle inançlıların, "Siz göreceksiniz!" tarzında bir yaklaşım ile çoğu zaman insanların çoğuna negatif, öfke dolu bir yaklaşım sergilediklerini söylemekteydi.Varmak istediği nokta da belli ki, kötü bir teizm profilini ispatlamaktı.Öncelikle bir insanın teizm ya da ateizm gibi dini inançlar neticesinde iyi da kötü olarak genel bir tanıma sokulmasındaki yanlışlığı belirtmek isterim.Fakat buradaki genellemenin yapılmasındaki düşünceye önem veriyorum.Genellemeler çoğu zaman doğrudur.Fakat bu da bir genelleme, o yüzden yanlış da olabilirler.Yine de tümevarıma gitmek isteyen bir düşüncenin, birkaç örnek gördüğü bellidir.Böyle bir genellemenin "müslümanlık" adına daha doğrusu müslümanlık sanılan şey adına yapılabileceğini düşünmekteyim.Çünkü bir şeyin niteliğinin çoğunluğun uygulamasına bakılarak -ki mantık hatasıdır- değerlendirildiği günümüz dünyasında, böyle bir genellemenin doğması makuldur.Ve Kur'an'dan uzaklaşmış, mezheplerin çelişkileri ve saçmalıklarıyla dolu olan bir "dinde", insanların "inandık "demeleriyle ve birtakım dini ritüelleri yerine getirmeleriyle "cennette" kendilerine kesin bir yer biçmeleri kaçınılmazdır.Oysa müslümanlığın hiçbir yerinde cennetin garantisinin olmayışı, insanda delicesine bir endişe uyandırması gerekir.Sonsuz yaşamımızı belirlediğine inandığımız bu eylemlerimizin hangisinin sonunda artık rahatlayıp geri kalan "soruları" yapmaya tenezzül etmeyiz ki? Gerçekten bir müslümanlık anlayışında, ölüme dair bir endişe olması gereklidir.Tanrıya inandık demek özellikle de yaşadığımız yüzyılda neden bu kadar abartılmaktadır? Eşitliğin evren üzerinde hiçbir zaman, hiçbir yerde söz konusu olmadığı gibi, bundan bin yıl öncesinde doğru tanrıya inanmakla şimdi doğru tanrıya inanmanın eşit olduğunu söylemek yanlıştır.Günümüzün bilimsel verilerinin kanımca tanrıya inanmayı makul kıldığını dolayısıyla inanmanın öyle baba bir meziyet olmayışını söylemek isterim.En azından özellikle Türkiye gibi bir coğrafyada bir kısmı yanlış da olsa , en azından tanrı algısını getiren bir kültürün içinde var olmuş isem, benim için sorumluluk, inanmaktan çok da öte olsa gerek.İşte inanmış olmanın bana bir kazançtan daha çok bir sorumluluk yüklemiş olmasının verdiği bir endişeyle ölüme inanırım ben.Demek istediğim nokta, ölümü inançsızlara "yanıldığınızı göreceksiniz, yanacaksınız." diyerek sunan bir teistin şapkayı eline alıp düşünmesinin gerekliğiğidir.Ve böyle bir genellemeyi yapabilen bir ateist için, gerekli ortamın sunulmaması sağlanmış olur.Tabi elalemin ateisti, bize ne istediği gibi düşünsün de diyebiliriz.Fakat iki türlü de ölümü arzulamanın gerektirdikleri konusunda, yanılgıya düşmemeliyiz.

(29-2)"İnsanlar, inandık demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?"

(3-143)"Andolsun, siz ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz.İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz."

Tüm bu şeylere de Sokrates'in "yaşamayı" nasıl ele aldığıyla ilgili bir şeye değinmek için anlattım."İlkeli yaşama"'nın önemi vurgulamaya çalışıyor ve Sokrates ölümü bu dünyadaki yaşamımızın bir sonu olarak görüyor, var oluşumuzun bir sonu olarak değil.Öyleyse yaşamak iki parçaya ayrılamaz ve ilkeli yaşamak bir bütündür.Ölümün etkileyebileceği şeyler neler olabilir o halde? İlkeli yaşamış olan bir insan, öldükten sonra ilkelerini yok mu  sayacaktır? Acaba bir dünyada tanrının sınavını başarıyla geçebilmiş, kendini tanrıya ispat edebilmiş ve iyilerin arasında sonsuza kadar yaşamaya hak kazanmış bir insan, öldükten sonra, yani cennette kötü olsa cennetten men edilir mi? Bu sorunun cevabını bir anlamda tahmin edebilsem de, böyle bir şeyin mümkün olabileceğini düşünmüyorum.Çünkü bu nitelikte bir insan ölümü yaşayışında değişiklik yaratacak bir referans olarak görüyorsa,zaten ilkeli yaşamamış demektir.Biz zaten cennette böyle bir davranış sergilemeyeceğimizi kanıtlamıyor muyuz bir nevi? Yani bu sorduğum soru aslında şuna dönüşüyor: Cennete girdikten sonra kötü olmayacak kadar iyi birisi, cennete girdikten sonra kötü olabilir mi? Sorunun saçmalığını gördükten sonra ilkeli yaşamak adına çıkarabileceğimiz şeyleri anlayabiliyoruz.Peki ölüm neyi değiştirebilir? İlkeli yaşamak adına hala bir şeyler öğrenebilme şansını yaratır ölümden öncesi.İşte bu ölüm buna referans olabilir.Ölümün benim davranışlarımı değiştirmemdeki tek etkisi, bana onları değiştirebilmek konusunda tanıdığı haktır.Fakat kendisine yaklaştığım her gün, varlıktaki var oluşum adına kendi davranışlarımda iyiyi gerçekleştirebileceğim son şanslarımdır.Tüm var oluşumda kendimi gerçekleştirebileceğim potansiyel günlerin azalıyor olması bende endişe uyandırır.Ölümle olan tüm münasebetim budur.Ölümü, Herhangi bir eylemimde potansiyel "iyi"mi gerçekleştirdiğime inanıp ilkesiz yaşayanı tehdit etmek için kullanamam.Ölümle hiçbir zaman arkadaş olamam, benim kendi iyimi gerçekleştirebilmemdeki bir son olduğunu bilirim.O halde ancak kendimi tehdit etmek için ölümü kullanabiliyorsam, sana da hatırlatmak için kullanabilirim.Sonuç olarak "ilkeli yaşamak" benliğimizin var oluşunun bir bütünü olmalıdır ve ölümün buna dair değiştirebileceği bir şey yoktur, ancak ondan öncesinde biz değiştirmez isek.

Genel bir giriş anlamında, insan üzerine felsefenin girişine dair hem tarihsel şeması için sofistler ile hem de özellikle Sokrates'in amaç olarak gördüğü şeyi analiz etmeye çalıştım.Bu amacı da teizm açısından ele aldığım aşikardı.Sonraki yazımda Sokrates'in siyaset felsefesine ve etik anlayışına dair bir keç şey söyleyip ardından öğrencisi Platon'a dair uzunca bir yazı yazmak arzusundayım.O zamana kadar, hepimizin iyi işler yapması temennisiyle.İyi kalın.  

Lâedrî