Franklin D. Roosevelt, Ekonomik Krizler, Şirketler ve Sosyalizm I



Selam. Biraz uzun bir yazı olacak. Aslında genel itibariyle Antony Sutton adlı tarihçinin söylediklerini Türkçe'ye çeviriyor olacağım. Fakat bunun yanında bazı ekleyeceğim ifadeler olacak. Konuya da öz mahiyetinde kısaca bir değinmek istiyorum:

Franklin Delano Roosevelt, Amerika Birleşik Devletleri'nin 32. başkanıdır. Ve ABD halkının en sevdiği başkanlarından birisidir. Fakat ayakta uyuyan ABD Halkı bu başkanını da zerre kadar okuyamamıştır. Kendisi Manhattan'ın en eski bankerlerindendir; bu gerçek başlı başına bir sorun teşkil etmez tabi ki. Fakat kendisi devletin gücünü ticaret yapmaya ve Wall Street'deki finansörlerine "ortak çıkarına" hareket edecek şekilde kullanmıştır. Pazardaki kariyerinin önemli noktalarından bu teze kanıtlar göstermeye çalışacağım. Bahsettiğim üzere, sunacağım kanıtlarda özellikle Sutton'dan faydalanıp ondan esinlensem de, günümüz internet verileri ışığında, üzerine koyacağım belgeler olacak. Aynı zamanda daha çok üzerinde duracağım nokta FDR(Franklin D. Roosevelt)'ın bazı arkadaşların düşünsel olarak sosyalist planlamayı nasıl doktrin haline getirdiklerini ve bu eylemlerin arkasındaki düşünsel şemanın çizgisini göstermek olacak. Yazıda çok fazla isim ve çok fazla kurum ile karşılaşacağız. Bağlantıların altını çizmek adına vereceğim isim ve kuruluşun neredeyse tamamı önem arz etmemektedir. Zira bu isim ve kuruluşlar gelip geçici; fakat yatırım yaptıkları sistemin öğretisi, neyi bize satmaya çalıştığı ve ideolojisi kesinlikle kalıcıdır. Bu düşünsel arkaplanı, "yeteneksizin yetenekliyi sömürmesinin" ne gibi başlıklar altında meşrulaştırılmaya çalışıldığını anlamamız gerekiyor. O yüzden isimlerden çok fikirlere takılın. Evet, FDR demiştik. Çok sevilen bu başkanın ne haltlar yediğine bakmaya başlayalım isterseniz.              


Önce FDR'ın politik gücünün arkasındaki kan bağına bir göz atarak hızlı bir giriş yapalım.
FDR'ın anne tarafı yani Delano tarafı FDR'ın politik hayatı boyunca daha etkin olmuştur. Zira ailenin tarihine baktığımız zaman Delano sülalesinden her üç kişiden birinin Beyaz Saray'da bulunduğunu görüyoruz.[1]

Delano soyu tarafından akraba olduğu ABD Başkanları: John Adams, James Madison, John Quincy Adams, William Henry Harrison, Zachary Taylor, Andrew Johnson, Ulysses S. Grant, Benjamin Harrison, and William Howard Taft.[2]

FDR'ın Roosevelt tarafında ise akraba olduğu 2 tane ABD Başkanı var: Theodore Roosevelt and Martin Van Buren. Ayrıca George Washington'un karısı Martha Dandridge, FDR'ın ataları arasında ve Daniel Delano tarafından da Winston Churchill ve Franklin D. Roosevelt'in kuzen oldukları iddia ediliyor.[3]

Açıkçası buradaki bağlantıları sadece bürokrasideki konumunun hasbelkader gelişmediğini ve hem Roosevelt hem de Delano aileleri tarafından güçlü bir soydan geldiğini göstermek için belirtiyorum. Fakat yinede kurcalarken bu kökler üzerine daha derin araştırmalar yapan ve ortadaki monarşiye dikkat çekmeye çalışan teorisyenlere rastladım. Örneğin Michael Tsarion adındaki komplo teorisyeni şöyle diyor: "Amerikalılar her zaman, geleneksel tarihin 'Bağımsızlık' olarak adlandırılan savaşları sırasında mağlup edilen Britanya ve Avrupa'nın aynı kraliyet aileleri tarafından yönetildi."[4]
Bu yazıda buna değinmeyecek olsam da, 1776 yılında bağımsızlığını Avrupai monarşilere karşı ilan eden ABD'nin, her devlet başkanının bu Avrupalı hükümdarların soyundan gelmesi şaşırtıcı. Aile bağlarının, bu soylu bireylerin yükselmesindeki tek etkisi belki zenginliğin ve statünün getirileri olabilir. Yine de "demokraside" seçilen bu başkanların, her seferinde İngiliz ve Fransız kraliyet ailelerinden çıkma olasılığı da iyiymiş. Her neyse, sallayın bunu.


Özellikle Delano ailesi, 1920-30'larda ve hatta öncesinde Wall Street'de aktiftiler. Hatta belirgin olarak yurtdışı ve ABD arasında demiryolu geliştirme işiyle uğraşmışlardır. Lyman Delano(1883-1944), FDR'ın dedesi, bu demiryolu işlerinin yöneticisi ve kariyeri boyunca Wall Street'de yönetici olarak aktif olduğu şirketler şu şekilde: Northwestern Life Insurance of Chicago, Stone & Webster, Atlantic Coast Line Railroad, Aviation Corporation, Pan American Airways, P & O Steamship Lines.[5] Bunların hepsini veri olarak sunuyorum, bakıp geçmeniz yeterli olur. Wall Street'deki etkin Delanolardan bir diğeri de Moreau Delano. Yönetici olduğu şirketler: Brown Brothers & Co(partner), Cuban Cane Products Co, American Bank Note Company. Delano ailesinin Wall Street'de iş yaptıklarını görebiliyoruz bu verilerden. Fakat göze çarpan bir aile üyesi var ki o da FDR'ın "en sevdiğim dayım" dediği Frederic Adrian Delano(1863-1953). Kendisi demiryolu işiyle başlayıp daha sonra Wheeling & Lake Erie Railroad, the Wabash Railroad ve Indianapolis and Louisville Railway gibi şirketlerde başkanlık yapmıştır. Fred, 1914'de ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından Federal Rezerv Sistemi'nin kuruluna atanmıştır. Federal Rezerv Sistemi, 23 Aralık 1913'de kurulan ABD'nin merkez bankasıdır. Şimdi dananın kuyruğunun koptuğu belgelere bakalım. Bu belge henüz FDR'ın kendisinin politik konumunu kullanarak serbest pazarı nasıl manipule ettiğini göstermeyecek, fakat Delano ailesinin kamu kuruluşlarındaki konumu ile Wall Street'deki "bankacılık kardeşiliği" ilintisine dair bir ışık tutacak:


Mektupda, Benjamin Strong(merkez bankacı), gizli tutacağını belirterek Fred'den bir takım gizli belgeleri istiyor. Ve ardından kendisine Denver'da "tesadüfen" uğramasını istiyor. Açıkçası bu belge kendi başına bile hoş olmasa da burada varmak istediğim nokta henüz bu değil.

1923: League of Nations International Committee, başkan
1927: Commission on Regional Planning in New York, başkan

Hatta 1934'de FDR dayısını National Resources Planning Board'a başkan olarak atadı. Bu komisyonun Endüstriyel Komitesinde Isador Lublin (Kore Savaşı öncesi, Sovyetler Birliği'ne endüstriyel teknolojinin transfer edilmesinde belirgin kişi) gibi kişiler vardı. Fakat isimlerde boğulmamıza gerek yok, anlatmak istediğim şey kendisinin politikadaki kariyeri ve Wall Street'deki konumuydu. Sonuçta FDR'ın Delano soyunun 19.yüzyıla uzanan Wall Street'deki aktifliğini görüyoruz.  

Franklin Delano Roosevelt, aynı zamanda Roosevelt soyundan da ABD'deki köklü banker aileleriyle bağlantılı. FDR'ın büyük büyükbabası, James Roosevelt 1784'de Bank of New York'u kurmuştur ve zaten 1786-1791 arası ABD Başkanıydı. 1797'de Roosevelt & Son of New York City kurulmuştur. 17.yüzyıla kadar bu şekilde Roosevelt ailesinin New York'daki bankacılık köklerini görebilmekteyiz. Endüstriyel açıdan bakarsak, James Roosevelt 1740'da, New York'da ilk şeker rafinerisini kurmuştur ve bu Cuban şeker rafinerisi ile bağlantıları 1930'lara kadar devam etmiştir. FDR'ın babasının adı da James Roosevelt ve kendisinin yönetici olarak yer aldığı şirketler şu şekilde: Coal Company of Maryland, Cumberland & Pennsylvania Railroad, New Albany & Chicago Railroad, Susquehanna Railroad Co., Champlain Transportation Co., Lake George Steamboat Co. Çok daha fazlası var ama burada kesiyorum. Dikkat çekici olanı ise, 1871'de demiryollarını satın almak ve geliştirmek için kurulan ilk güvenlik şirketlerin bir tanesi olan Southern Railway Security Şirketi. Bu Southern Railway Security Şirketinin bazı kartelleşme aktiviteleri, sonralarda inceleyeceğimiz National Recovery Act(NRA)'ın tekelleşme prensiplerindeki dahilindeki ticaret işbirlikleri aktiviteleri ile benzerlik gösteriyor.

George Emlen Roosevelt (1887-1963), Franklin and Theodore Roosevelt'in kuzenlerinin yöneticisi olduğu şirketler: Roosevelt & Son, Chemical Bank, Bank for Savings in New York ve Morgan kontrollü Guaranty Trust Company.

Theodore Roosevelt, ABD'nin 26. başkanı bir başka güçlü Roosevelt ailesi üyesi. Politik kariyeri: 1882-1884 Meclis Üyeliği, 1889 U.S. Civil Service Commission üyesi, 1995 Police Commissioner of New York City, 1897 Assistant Secretary of the Navy ve son olarak da 1901'de McKinley'in suikastinden sonra ABD Başkanı olmuştur. Theodore Roosevelt'in, J.P Morgan tarafından desteklenen[7] ve ticaret üzerine kurulmuş olan Progressive Parti'sinin(siyasi parti) bir oturumundaki şu bölüme bakalım:


Burada eyaletler arası şirketlerin işbirliği için ulusal bir düzenleme talep ettiklerini belirtiyorlar. "The corporation is an essential part of modern business." yani "İşbirliği modern iş dünyasının vazgeçilmez bir parçası.". Bu kısım su götürmez bir gerçek sanırım. Ekonomi hakkında bilgiye sahip değilim. Fakat Akıl Oyunlarındaki Adam Smith ve Nash Dengesi sahnesini hatırlatıyor bu bana: "Rekabet durumunda kişisel hırslar ortak çıkarlara hizmet eder." Yeterince mantıklı. Morgan tarafından desteklenen bu partinin, "The concentration of modern business, in some degree, is both inevitable and necessary for national and international business efficiency." yani "Modern iş dünyasının konsantrasyonu, bir dereceye kadar, ulusal ve uluslararası iş verimliliği için hem kaçınılmaz hem de gereklidir." beyanının, Marxist, Karl Marx'ın düşüncelerinden tek farkı belki de Marx'a göre "gerekli"den ziyade sadece "kaçınılmaz" olmasıdır.[8] Fakat FDR'ın sülalesinde benimsenen bu mottonun, iktisatçıların kast ettiği işbirliği tanımından farklılılarını kanıtlarla göreceğiz, zira kendilerinin bu işbirliğindeki kasıtları, kamudaki konumlarıyla bulaştırdıkları kamu işbirlikçiliği olmuştur.

Nicholas Roosevelt (1658-1742): New York State Assembly üyesi
Isaac Roosevelt (1726-1794):  New York Provincial Congress üyesi
Clinton Roosevelt (1804-1898): New York State Assembly üyesi, aynı zamanda sonralarda inceleyeceğimiz ABD'nin içinde bulunduğu ekonomik krize "çözüm" için FDR tarafından sunulan "New Deal" ile benzerlik gösteren ekonomik programın yazarıdır.

Sonuç olarak Franklin Delano Roosevelt'in hem annesinin soyundan(Delano) hem de babasının soyundan(Roosevelt) Wall Street ittifakında ve de bürokrasinin basamaklarında çok fazla bağının olduğunu görüyoruz. Roosevelt soyundaki kişiler tarafından da iş dünyasına müdahale doğrultusunda uygulan politikaların güdüldüğünü gördük. Fakat asıl tez bu politikaların bürokrasi konumlarının, kamu hizmeti örtüsü altında kendilerinin ekonomik çıkarlarını gözettikleri bir araç olduğu yönündedir. Bunu toptan soya mal etmek doğru olmaz. Zira Frederic Adrian Delano'nun bıraktığı yazmalarda[9], son dönemlerinde şirketleri bırakıp daha çok sosyal planlamalar konusunda dikkat çektiğini görüyoruz. Fakat Clinton Roosevelt'dan tutun FDR'a kadar bir "bırakınız yapsınlar" politikasından ziyade, ekseriyetle bu müdahaleleri görüyoruz. Nitekim ikisini de inceleyeceğiz.

"İşin aslı, sizin bildiğiniz ve benim de bildiğim gibi, büyük merkezlerdeki finansal unsurlar Andrew Jackson'un dönemlerinden beri hükümete sahip oldu. Ve bundan Woodrow Wilson'un yönetimini de dışlamıyorum. Ülke Jackson'un, ABD'deki bankalarla savaşının tekerrününü yaşıyor. Sadece çok daha büyük ve daha geniş bir temelde." [10]
Franklin Delano Roosevelt

Andrew Jackson, 7. Amerika Birleşik Devletleri Başkanıdır. Bu kişisel mektup FDR tarafından 1933'de Albay Edward Mandell House'a gönderilmiştir. Albay House'un Bolşevik İhtilali'ndeki pis icraatları da takdire şayandır. FDR'ın buradaki sözleri de krize atıftır aslında. Nitekim doğrudur, fakat kendisinin hem bu finansal unsurları hem de ABD yönetimini temsil ettiğini göreceğiz. Aşağıdaki resimde de FDR'ın ölümünden 10 yıl sonra William Allen White diye bir editör tarafından yapılan gözlem bulunmakta:





Kendisi ABD'nin hem iç hem de dış savaş yaşadığını belirtiyor.  Ulusal organize edilen çoğu endrüstinin hatta belki de tamamının, savaş cephesinin her iki tarafında faaliyet gösteren büyük ulusal örgütlerin, kartellerin, anlaşmaların bir parçası olduğunu belirtiyor White. Gösteriyi, FDR'ın sunduğu ekonomik kalkınma hedefindeki "New Deal" planının değil de Hitler'i bile finanse edebilecek kadar kötü olan, birleşmiş sanayi zenginliklerinin sunduğunu belirtiyor.

Franklin Delano Roosevelt, ABD halkının çok sevdiği başkanlarından. Neredeyse baktığım tüm biyografi eserlerinde kendisinden övgüyle bahsedildiğine rastlıyorum:

"Çok ayrıcalıklı bir zenginlik ve fırsatlarla dolu bir hayatın içinde doğdu, ama
o, Amerikan yoksullarının şampiyonu oldu ve zenginlikten feragat etti. "[11]

Şimdi gerçekten öyle miymiş bir bakalım.

1921 yılının başlarında Franklin D. Roosevelt, Fidelity & Deposit Şirketi'nin (F&D Company of Maryland) başkan vekili ve bu şirketin New York 120 Broadway'deki yöneticisi olmuştur. Fidelity & Deposit şirketini aklınızda tutun, çünkü bir süre onu inceleyeceğiz. Aynı zamanda 120 Broadway adresinin de, FDR ve Wall Street tezinde ne kadar kritik olduğunu yazının en sonlarında inceleyeceğiz. Fidelity & Deposit şirketi bir sigorta şirketi aslında. Bu tarz şirketlerin yaptığı iş "bonding business" olarak geçiyor. Ve bildiğimiz sigortadan biraz farklı. Burada hizmet alan, hizmet veren ve bond(bono) şirketi tarafları bulunmakta. Diyelim bir inşaat yaptırmak istiyorsunuz ve belirtilen şartlarda bir hizmet beklediğinizi gösteren bir borç senedini bu 3 taraf da imzalıyor. İnşaatı gerçekleştiren müteahhit tarafından, belirtilen şartlar sağlanmadığı takdirde, siz bond şirketinden tazminat alıyorsunuz ve her türlü kafanız rahat. Artık bond şirketi hukuksal olarak olayla ilgileniyor ve orası sizi bağlamıyor. Fakat bu teminatı sağlamak için tabi ki de ödediğiniz bir miktar para var. Bu parada hizmet aldığınız şey için ödeyeceğiniz para miktarı arttıkça artıyor. Fidelity & Deposit şirketinin fonksiyonu basitçe bu şekilde açıklanabilir ve F&D, pazardaki "bonding business" dünyasında bulunan birçok şirketten bir tanesi.

Peki neden Fidelity & Deposit'in yönetim kurulu başkanı Van Lear Black, bu önemli konuma acemi Franklin D. Roosevelt'i atadı? FDR'ın biyografisini yazan kişilerden Frank Freidel şöyle diyor: "Van Lear Black'in onu işe alması akıllıca bir iş hareketi miydi ya da sadece şöhret toplamak için mi, bunu belirlemek imkansızdır. Roosevelt'ten hoşlanmayan bazı Wall Street bankerleri 'şirket yılda yirmi beş bin dolar maaşı ona ödeyerek boşa harcadı' diyerek onu suçlayabiliyorlardı."[12] Fakat Van Lear Black'in onu işe almasının tek bir sebebi vardı, o da bonding işinin çoğu zaman politik etkiden bağımsız olmayışıydı. FDR'ın 1921'den 1928'e kadar mektup dosyalarına baktığımızda, hizmetin kalitesi ya da ücretin, nadiren rekabetçi unsurlar olduğunu, fakat asıl rekabetçi unsurun "Kimi tanıyorsunuz?" yani, politik hamlelerin olduğunu görüyoruz. FDR'ın da güçlü yani da buydu ve Van Lear Black bunu çok iyi biliyordu. Farklı biyografi kitaplarında da bunun normalize edilmiş şekilde ele alınmasını görüyoruz. Örneğin kayınpederi FDR olan Curtis Bean Dall tarafından aktarılan biyografisinde şöyle geçiyor : "Çok sayıda arkadaşı ve New York'daki eski siyasi bağlantıları onu bu iş için değerli yapıyordu."[13] Ve başka bir biyografisinde ise: "...Van Lear Black, Roosevelt'e hayrandı ve onu müşteri çeken bir kazanç olarak öngörüyordu."[14] ifadesi geçiyor. Ve kendisinin "öngörülen" bu getirilerinin farkında olan FDR da, nitekim ileride meyvesini veriyor. 

Bond işinin çoğu zaman politik etkiden bağımsız olmasından bahsettim yukarda. Şimdi bunu biraz daha açalım. FDR'ın mektup dosyalarında bulunan gazete küpürlerinde, bond işininin üzerindeki politik etkilerin örneklerine rastlıyoruz. Küpürlerde New York Eyaletinin hükümet memurlarının, kendilerinden "rica edildiği" üzere eyaletteki inşaat işleri için gizli senetler sattıklarını görüyoruz. Albany eyaletindeki başka bir bond şirketi olan O'Connell Brothers & Corning'ın üyesi ve aynı zamanda Albany'de kamu işlerinde görev alan Daniel P. O'Connell, eyalet çapında bir etki yaratma peşinde: (Gösterilecek mektuplar için kaynak[15])




O'Connell'in insanların, özellikle il ve ilçede inşaat yapmak isteyenlerin, onları tercih etmeleri için elinden geleni yapacağını söylüyor. Tabi bunu da (he uses the influence of his position) "konumunun etkilerini kullanarak" yaptığı belirtiliyor. O'Connell ardından eyalet müteahhitlerine ve bürokrasideki "dostlarına" şu yazıyı gönderiyor:




"Bu ofiste, sizlere hizmet etme şansı verirseniz sevinirim.". Görünen o ki, bond işinde bunlar aktüel method olarak benimsenmişti. Nitekim FDR da Fidelity & Deposit Şirketi'nin başındayken aynı methodu takip edecek. Aralık 13, 1921'de, International Association of Machinists hazinedarı E. C. Davison FDR'a şöyle yazar:





"Şu an bond işimizin büyük kısmını, büyük ölçüde, bu kuruluş ile olan bağlantınız sebebiyle şirketinizle yapıyoruz." Ocak 26, 1922'de International Molder's Union of North America Başkanı Joseph F. Valentine, FDR'ın Deniz Kuvvetleri Yardımcı Sekreterliği yaparken bu sendikaya yaptığı katkılardan dolayı minnettar olmalı:





"Halihazırdaki kontratlar biter bitmez, verebileceğimiz tüm işleri F&D şirketine vermeyi istiyorum. Şirketinize işimizi halletme fırsatını size vermek, benim için kişisel bir zevk olacak." Üstelik millet birbirine yaranma politikası de yine FDR'a yarıyor. Örneğin International Association of Boilermakers başkanı, Berres of the Metal Trades Department sekreterine şöyle yazıyor:





"Sayın Roosevelt'e hizmet edebilmek için elimden gelen her şeyi yapacağımdan emin olabilirsiniz, ve bugün Roosevelt'e yazıyorum." FDR,  belki de potansiyelde kullanabileceği maksimum politik yardımları, bu şartlar altında pekala değerlendirebilmişti. Van Lear Black'in(F&D'nin yönetim kurulu başkanı), FDR'ı "müşteri çeken bir kazanç" olarak "öngörmesi", yazı turadan daha fazlasıydı. FDR, bond işinde dönemin aktüel ve yaygın methodunun kullanırken belki de bunun kendi eylemlerini meşrulaştırdığını düşünüyordu. Zira şu mektupda hiç lafı uzatmıyor:


Franklin D. Roosevelt to Congressman J. A. Maher, March 2, 1922

"Eski arkadaşlığımızın avantajını kullanarak Brooklyn'de bulunan güçlerden seneti(bonding) alabilmek için bana yardım edip edemeyeceğinizi soracağım. Hükümet çalışmaları ile bağlantıya ihtiyaç duyulan çok fazla senet ve ayrıca her devlet memurunun vermesi gereken kişisel bond kontratları var. Umarım eski dostlarım beni hatırlamak için isteklidirler. Ne yazık ki, şuanda bu konuyu onlara açamıyorum, ama sonuçta benim arkadaşlarım, aynı zamanda sizin de arkadaşlarınız ve eğer zamanınız varsa bunu benim için yapabileceğinizi düşünüyordum. Bana gerçekten yardımınız dokunabilir. Sizi temin ederim ki, bu iyiliğiniz unutulmayacak."


Yine aynı şekilde, karşılıklı yardımlar devam ediyor:

September 23, 1925 from John Griffin, the New York office contract divisor


New York devlet daireleri ve sigorta komisyonculuğu(Fidelity & Deposit şirketinin işi)işindeki komplex bağlantılar tartışılıyor burada. Mektubu gönderen New York Devlet Dairesindeki sigorta kontratlarının dağıtımını yapan Griffin, Demokratik parti yönetimindeki radikal değişimden sonra, sigorta komisyonculuğu(Fidelity & Deposit şirketinin işi)işinde de bir değişim olacağını söylüyor. Ardından da Charlie Murphy'e iletilmesini istediği küçük isteğini "word into his ear through you" diyerek FDR'dan istiyor. Ve sonra da sigorta kontratlarındaki dağıtımların buna iyiliğe karşılık şekilleneceğini belirtiyor. Anlaşılan o ki "..sadece kişisel arkadaşlık yeterli olmayacak.". Chicago ve New York'da sigorta işi üzerindeki bu denli politik etkilerin ardından da Washington'da, Federal Hükümet Alanlarında da aynı etki görülmüştür. F. A. Bach, F&D'nin vekil başkanı, gerçekleşecek olan büyük projedeki büyük kazancı elde edecek olan "şanslı" sigorta şirketi olabilmek için FDR'ın konumunu kullanmasını istiyor:


May 5, 1926 F&D second vice president F. A. Bach in Baltimore


"Gaziler Bürosu'nun diğer projeleri arasında, bu baharki projesinin $11/4(11 milyon artı çeyrek milyon dolar), getirisi olacak. Ve proje North Port, Long Island'da olsa dahi, Massachusetts temsilcisi Rogers'i tanıyor olmanın etkisiyle bu işten bir parça alabileceğimizi gizlice umut ediyorum." 

Benzer olarak FDR'dan başka bir mektup:




"Donanma Departmanındaki eski arkadaşlarımdan birinden aldığım mektupdaki, şirketinize verilen bir ödülle ilgili bir referans, donanmada Yardımcı Sekreterlik yaptığım dönemdeki çok hoş ilişkilerimizi aklıma getirdi. Ve,    şirketimin zaman zaman hükümete vermekle yükümlü olduğunuz sözleşme senetlerini yazmasına izin vermek ister misiniz diye merak ettim."

eheh. Bu adama selam versek borçlu çıkarız herhalde. Buralarda dönen "işbirliklerinde", tarafların birbirlerinin "iyilik" kredilerinin kayıtlarını çok iyi muhafaza ettikleri aşikar. FDR'in sağ kolu, kendisi de F&D ofisinde olan Louis Howe'dan, Homer Ferguson'a kendilerini tercih ettikleri için teşekkür ediyor:




"Bu işi yapmanızda, şirketin Bay Roosevelt'in şirketi olması gerçeği sizi ufacık da olsa etkilediyse, bu konuda birkaç bir şey yazarsanız bu Bay Roosevelt'i çok sevindirir."

Evet, bir de "bana harikasın de!" dedirtiyor herif. FDR'in böyle bir mektupdan başka bir çıkarı olacaktır büyük ihtimalle. Ama sonuçta FDR bond işinde pazarın taleplerinde kişilere ve kurumlara kendilerini tercih etmeleri rekabet alanının dışında olan farklı sebepleri vermiştir.
 Fakat bu bir kenara, hizmetlerin tercihinde tanışıklıkların ve referansların etkili olmayacağını düşünmek saflık olur. Üstelik bunun tamamen yanlış olduğunu söylemek de yanlış olur. Bu hizmetleri ve ürünleri referansa göre satın almak ile vasıflı olup olmadığı henüz belli olmayan bir insanın referansa göre bir konuma oturtulması aynı şeydir. Rekabetçi bir markette bu ürünleri satın alırkenki tercihimde metod olarak birisinin referansını kullanıyorsam, yani o ürüne torpil yapıyorsam, o halde bu marketin rekabet alanı nedir? Örneğin söz konusu senet işinin muhasebesini yapalım. Pazar alanına girdiğim andan itibaren bir senet şirketini tercih etmem için kriterlerim neler? Akla ilk gelen basitçe ücret ve geçmiş performansları olurdu. Zira kompleks faktörleri barındıran bir iş değil, ayrıca eğer geçmiş performansları hakkında bilgi alabileceğim bir referansım varsa da sormamam aptallık olur. Fakat asıl soru referansımın, bu durumda o kişinin, bana bunu önermesindeki tecrübeleri neye dayanıyor? Kendi geçmiş tecrübelerindeki memnuniyeti mi? Yoksa tercih etmemi söylediği şirket ile arasındaki ortak çıkarları mı? Zira FDR bu durumda kesinlikle ikinci gruba giriyor. Varsayalım ki, tamamen şahısların çıkarları üzerine kurulu referans metoduyla bu şirketi tercih ettim. Ve benim gibi davranan birkaç kişi daha oldu. Hepimiz de bunu yaparken normalize ediyoruz. O halde para kazanamayan diğer şirketler neden artık para kazandırmayan müşteri memnuniyeti ve uygun fiyat üzerinden iddialı olmaya çalışsınlar ki. Bu salaklık olurdu. Muhtemelen bu durumda mantıklı olan hareket, değişen rekabet alanın yeni kriterlerine ivedilikle ayak uydurmak olurdu. Yani bu şartlar altında, "Kimi tanıyorsunuz?" politikasını benimsemek. Fakat bu durumda artık hizmetlerin iyi olup olmadığına bakılmadığı için, insanların, işlerinde daha iyi olmak için bir sebebi kalmıyor. Burada bariz bir ticaret var. Bu ticarette herkes normal olarak kendi çıkarını gözetiyor. Bakıldığında, ikili çıkarların gözetildiği torpil ile işler halledildiğinde bu ticarette daha kârlı olanın tercih edildiği sanılıyor. Ama nihayetinde, pazardaki hizmet/ürün kalitesinin düşmesiyle, pozisyonlardaki vasıflı insan sayısının azalmasıyla kendi çıkarımıza göre hareket etmiş olmuyoruz. Hatta en baştaki ikili çıkarların durumu söz konusuyken, bunun sonucunda daha çok para kazanmak ve daha çok mutlu olmak arzusundaydık. Ama bu paranın karşılığını alabilmek için her zaman piyasada kaliteli birşeylerin kalmış olmasına ihtiyacımız var, çünkü en nihayetinde mutlu olmak istiyoruz. Ne tesadüfse artık, çok paramız da olsa kaliteli olanı satın alamıyoruz. Zira geçen gün de başka bir sebepten dolayı onu tercih etmemiştik ve onu satan adam da sandı ki, artık bunun modası geçti. Belki bu düşünce çok ütopik gelebilir. Fakat üzgünüm, şuanda toplumumuzda görülen birçok sorunun kaynağında bu yatıyor. Çünkü vasıfsız insan istihdamı ve bunun normalize edilmesi toplumsal sözleşmemizi zedeliyor. Görünen el ile Görünmez Ele müdahale ediyoruz. Az önce bahsettiğim ticaret, aslında sadece Adam Smith'in Görünmez El teorisidir. Görünmez El şöyle der: "Kişisel mutluluklar için yapılan kararlar topluma planlanmamış sosyal fayda sağlar." Mesela, sabah evden çıktınız ve canınız sıcak bir simit çekti. Karnınız doydu ve bu sizi mutlu etti, dağıtıcı para kazandı ve bu dağıtıcıyı da mutlu etti. Ardından üreticiyi de mutlu etti, çünkü üretimden para kazandı.

"İnsanın hemen her zaman kendi hemcinslerinin yardımına ihtiyacı vardır ve bu yardımı sadece onların cömertliğine bağlı olarak beklerse, eli boş kalır. Kendine yarar sağlayacak bir biçimde onların bencilliğine seslenirse ve kendisinin onlardan istediğini yerine getirmenin onların da çıkarına olduğunu gösterebilirse, başarılı olma şansı yüksek olacaktır. Bir başkası ile alış-veriş yapmak isteyen her kimse böyle davranmak durumundadır. Tüm bu önerilerin anlamı, benim istediğimi bana ver, buna karşılık sen de bendeki istediğine kavuş, biçimindedir; ihtiyaç duyduğumuz yardımların büyük bir kısmına böylece kavuşmuş oluruz. Yemeğimizi kasabın, biracının ya da fırıncının yardımseverliğinden dolayı değil, onların kendi çıkarlarını gözetmeleri nedeniyle elde ederiz. Onların insancıllıklarına değil, bencilliklerine sesleniriz ve hiçbir zaman kendi ihtiyaçlarımızdan değil, onların kazançlarından söz ederiz. Her birey sürekli olarak sahip olduğu sermayeyi en yararlı biçimde kullanmanın yollarını arar. Göz önüne aldığı bu yarar, toplumun değil onun kendi yararıdır. Ancak bireyin kendi yararını gözetmesi, zorunlu olarak toplum için en iyi kullanımı tercih etmesine yol açar. Kendi çıkarını amaçlayan bireyi görünmez bir el, hiç amaçlamadığı bir sonuca yönlendirir. Birey kendi çıkarı peşinde olmak suretiyle, hiç amaçlamadığı halde toplumun çıkarını da, gerçekten toplumun çıkarı peşinde olsaydı arttıracağından daha fazla, arttırır."[16]

Güncel siyasetten ne anlarım ne de hoşlanırım. Fakat tıpkı FDR'in yaptığı politik hamleler gibi mevcut iktidarın da tıpkı bunun gibi her yere torpil ile insan yerleştirdiğini biliyoruz.  Açıkçası biliyor muyuz, onu da bile bilmiyorum. O yüzden sevmiyorum ya siyaseti. Bunu eleştirmekten geri durmayacağım, fakat eleştirmek istediğim kişi bana bunu normalize etmeye çalışan kişilerdir. En çok onlara kızgınım. Sağda solda sosyal faydaları için torpili eleştirip de iş kendine geldiği zaman bu kadar özverili davranamayanlara kızgınım. Pardon, özveri mi dedim? Özveri falan değil bu, akıllı ticaretin hangisi olduğu zaten ortada. Ama hele hele o "artık oyunun kuralları bu, ona göre oynayacaksınız" diyen matematik öğretmenime kızgınım. En pis solcuydu da kendisi, fakat torpilciliği hep sağın hareketi sanırdı. "Yeri geldiğince bunu sen de yapacaksın!" derdi. Neden peki? "Çünkü onlar yaptı. Herkes yapıyor. Sen de yapmalısın, yoksa aç kalırsın.". Görünmez El'e müdahale eden, hepimizin gördüğü ama kimsenin de sesini çıkarmadığı işte bu görünen eldir. He bide, iki şey daha var:

1) "Şeytan sizi fakirlikle korkutur ..." -Bakara, 268
2) “Kim inanıp güvenerek iyi işler yaparsa, ne haksızlıktan ne de hakkının yenmesinden korkar.” -Taha, 112

Tamam, uzatmaya gerek yok sanırım. Nerede kalmıştık en son? Birkaç mektup daha var göstermek istediğim. Bahsettiğim normalize etmenin 1920 yılı politik dönemindeki şu dejenerasyonlarını görmek mümkün:


July 11, 1928 to first vice president George L. Radcliffe


FDR'dan George L. Radcliffe gönderilen mektupta John J. Raskob'un Democratic National Committee başkanı olmasından bahsediliyor. Raskob'u da daha sık duyacağız ileride. Kendisi Du Pont ve General Motors'un başkan vekili. New York Valisi Smith'in, "Demokratik Parti'yi ülkenin ticari çıkarları doğrultusuna getirebilecek bir organizator" istediğini söylüyor. Devamında da Raskob hakkında düşüncelerini ve endişelerini söylüyor FDR. Zaten ileride, Raskob'un ve birçok Wall Street bankerinin Demokratik Parti'yi bağış manyağı yaptığını göreceğiz ve ticaret için verilen tavizleri de: New Deal ve National Recovery Administration (NRA)[17]  

Diğer bir taraftan, bu suistimali durdurmak isteyenler de olmuştur. Bunun için de Mimar Sullivan W. Jones, senetler için devlet şartını kaldırmayı istemiştir.. New York Valisi Smith, buna ilk seferde, sıcak bakmıştır. Bu durumda FDR'a, R.H. Towner'den bir yazı gelmesine sebep oluyor: "Vali Smith yoldan çıktı, onu birilerinin yola sokması lazım.". FDR da cevap mektubunda : "Gelecek birkaç hafta içinde valiyi görmeyi umuyorum ve daha sonra Jones'un planı hakkında onunla öğüt verir gibi konuşacağım."[18] 

Senet işi, politik etkilerin yaygın olduğu bir işti ve dolayısıyla FDR soyu ve Donanmada yardımcı sekreterlik yaparken sahip olduğu politik çevresiyle bu iş için biçilmiş kaftandı.  1921-1928 yılları arasında F&D'de çalışmıştır ve F&D 1923 yılının ocak ayından itibaren 1924 ocağına kadar, 3 milyon dolar hasılat gösterdi.  Aşağıda, şirketin yöneticilerine FDR tarafından gönderilen mektubu göreceksiniz:




Mektupda FDR tarafından verilen rapora göre F&D şirketinin pazarda nasıl güçlendiğini, kazancını arttırdığını ve buna karşılık listedeki diğer şirketlerin de ekseriyetle düşüş yaşadığını görüyoruz. Sonuçta, 120 Broadway adresindeki Fidelity & Deposit şirketi ve çevresinde dönen bu politikalar sosyalist toplumun mikrokozmosuydu. Nitekim kendisi bürokrasi de yükseldikçe, benimsenilen bu politikanın eylemleri ve bu eylemlerin sonuçları da daha büyük olmuştur.


Franklin D. Roosevelt içinde Almanya ve ABD arasındaki ekonomik bağlantıları da taşıyan birçok kurum ve sendikaya hatta özellikle 1923 yılında Almanya'da gerçekleşen hiperenflasyondan kâr etmeyi gerçekleştirecek kadar ileri giden bir tanesine üyeydi. Örneğin, 1922'de başkanlığını yaptığı United European Investors, 1927'de organizatorlerinden olduğu International Germanic Trust Şirketi ve Federal International Investment Trust bunların arasındadır. En spekülatif olanı belki de United European Investors denebilir. Zira bu kuruluş 1922-23 yılları arasında Almanya'da gerçekleşen hiperenflasyonda, ABD'de yatırılan Alman Markı'nı, sonradan Almanya'da sefil halktan mülk satın alarak değerlendirmiştir. Buna gelmeden önce Almanya hiperenflasyonun koşullarına bir bakalım.

"Enflasyonun en moral bozucu unsurlarından biri de yapılan yağmalar idi. Eline dolar ya da sterlini geçiren biri, Almanya'da kraldı. Birkaç Amerikan Doları, insanı milyoner yapmaya yetiyordu. Yabancılar ülkeye akın ederek aile hazinelerini, mülkleri, mücevherleri ve sanat eserlerini inanılmaz düşük fiyatlarla satın aldı." [19]

İngiliz ekonomist Lionel Robbins de bu hiperenflasyonu şöyle tanımlıyor: "Tarihte, kendi türünün en devasa şeyiydi, ve muhtelemen ikincisi de  1. Dünya Savaşı. Jenerasyonumuzun birçok politik ve ekonomik sıkıntısından sebebi, o olmalı. Alman halkının zenginliğini yok etti, arkasında ahlaki ve ekonomik dengesizlik bıraktı ve takip eden felaketler için bir ortam hazırladı. Hitler, enflasyonun besleyip büyüttüğü çocuğudur... "[20] Versay Antlaşmasını duymuşsunuzdur. Almanlar'ın 1.Dünya Savaşı'nı kaybetmesinden sonra, zaten savaştan çıkmış olmanın finansal zayıflığının ardından, Versay Antlaşmasının sert şartları da Almanya'ya bir darbe daha olmuştur. ABD, İngiltere ve diğer müttefik devletler yenilen Almanya’ya toprak, ordu ve ekonomik olarak ezici şartlar dayatmıştır. Bir devlete ödetilen savaş tazminatları, tıpkı gelir gider dengesindeki ithalatlara benzer. Tazminatın dengelenmesi ya vergilendirme ya da bütçenin açık vermesi ile mümkündür. Eğer bütçe açığı ile dengeleniyorsa, enflasyon kaçınılmazdır. Nitekim Almanya için de sonuç böyle olmuştur. Bunun yanısıra Almanya, müttefikler tarafından da özel mülkiyete verilen tüm zararlar için tazminat ödemek zorunda bırakıldı ve Alman topraklarındaki müttefik birliklerinin tüm masraflarını ödemek zorundaydı. Almanya 100 milyon Alman altın markı ödemeye teslim oldu. Sözgelimi savaş tazminatlarının aranjmanları "tesadüfen" parasal ve sosyal kaos ortamı yaratmıştı. 1923 Aranjman Komitesi ABD üyelerinde Tuğgeneral Charles G. Dawes ve Owen D. Young (General Electric Company) bulunuyordu ve 1928 Young Planı, Uzmanlar Kurulunun ABD tarafında Owen D. Young, J.P. Morgan, Thomas N. Perkins ve Thomas W. Lamont vardı.[21] Dawes ve Young Planları, bu tazminatlar için oluşturulan yapılan planlamalardır. General Electric Şirketi ve bu kuruldaki diğer isimler Bolşevik İhtilali'nde Sovyetler Birliğinin finanse edilmesinde de çok etkin roller oynamışlardır.[22] Aşağıdaki telgrafta Owen D. Young'in, bu kurulda olmasının talebinin tavissiz olduğunu gözlemliyoruz:





[23]

Kurulda Dawes'e ilave olarak, 2 tane daha Amerikalı'nın komisyon tarafından davet edilmesi gerektiği söyleniyor. Ve onların da(Almanya) rızası olmadan bir Amerikalı'ya davetiye gönderilmeyeceği söyleniyor. Asıl can alıcı nokta ise hemen devamında: "İşin aslı, bu diğer kişilerin(ilave olarak çağrılanlar) hiçbiri devlet tarafından atanmayacak, fakat Tazminat Komitesinin davetiyesi üzerine katılacaklar. Bu bağlantı girişiminde, Owen Young isminin önerisi ciddiyetle dikkate alınmalıdır." Bu toplantıda Young'un orada olması, çok ciddi bir şekilde isteniyor. Nitekim toplantıda "Amerikan Uzmanlarının" yanında "önerilerde" bulunmak için yerini alıyor. Owen Young, Morganların şirketleri olan General Electric'in başkanlığını yapmıştır ve sonuçta, Georgetown Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü olan Carrol Quigley'in de söylediği gibi, Young'ın arkasındaki kişi Morgan ailesinden başkası değildi.[24] Aşağıdaki küpürde de zaten J.P. Morgan'ın da bu tazminat uzmanları komitesinde yer aldığını gözlemleyebiliriz:


[25]


General Electric-Morgan faktörleri Kızıl Devrim'de etkili olduğu gibi, inceleyeceğimiz üzere FDR'ın "New Deal" ekonomik planında da etkili olmuştur. Dolayısıyla bu faktörler, 2. Dünya Savaşı'nın başlıca nedenlerinden biri olarak görülen bir temanın müzakerecileriydi ve aynı finansörlerin yanı sıra Franklin Delano Roosevelt'in de kâr edeceği bir plan.

Tazminat toplantılarında, Almanya tarafında ise Hjalmar Schacht, A. Voegler, C. Melchior ve L. Kastl gibi isimler var. Tazminat müzakerelerinin Alman tarafındaki iş adamları da, Almanya'da nasyonal sosyalizmin yükselmesinde işbirliği yapmışlardır. George W. F. Hallgarten adındaki bir tarihçinin "Adolf Hitler and German Heavy Industry" adlı makalesinden, şu alıntıya dikkatinizi çekerim: "Kasım 1918'de Reich'in en önde gelen işadamlarından oluşan bir grup, Stinnes, Albert Voegler (Gelsenkirchen Mining Co., Ltd. yöneticisi), Carl Friedrich von Siemens, Felix Deutsche (German General Electric), Mankiewitz of the Deutsche Bankasının yöneticisi, Salomonsohn'un yöneticisi, Hitler'in habercisi hareketini finanse ettiler, Alman nasyonal sosyalist devletinin kurulmasını talep eden kişi, Dr. Eduard Stadtler'ı." Evet, çok fazla isim var biliyorum. Fakat buradaki kişilerin hiçbir önemi yok. Çünkü tarihte yükselen bu adamların isimleri, bunlar olmasaydı, yine de her zaman orada bir isim olacaktı. Fakat bu yazıda her zaman, altını hususiyetle çizeceğim şeyler fikirler, onların sevmediğimiz tezlerine "karşın" üretildiğini sandığımız ve bizlere kakalanmaya çalışan antitezler olacak. Zira her zaman, bu fikirlerin eskimesine izin vermeyen kolektivist fanatikler ve bu fanatiklerin meyvesini alanlar olacak. "make society work for the few.". Azınlık için çalışan çoğunluk fikrini onu reddettiğini savunduğunu sanarken benimseyecek insanlar. Önce gözüyle gördüğü şeyi gönlüyle reddedicek. Ona kanıtlar sunduğunuzda bile tüm bu olup bitenlere "komplo teorileri" deyip geçecek. Sonra soracaksınız, 1. Dünya Savaşı neden başlamıştır diye. Görünen sebebi Avusturya-Macaristan veliahtının Saraybosna'da öldürülmesi diyecek ve ardından sömürgecilik yarışı, bilmiyorum işte, aklında liseden ne kaldıysa. Belki size kanıt olarak herkesin bunlarda hemfikir olmasını sunabilir, ya da belki birkaç tarih kitabı gösterir. En iyi ihtimalde bile, nihayetinde aramızdaki tek fark kendileriyle mutabık olduklarımızın sayısı olacaktır.  

Her neyse, uygulanan bu tazminat planları sonucunda Almanya hiperenflasyona sürüklenmiştir. Peki FDR bu hiperenflasyondan nasıl kâr etmeye çalışmıştır? United European Investors, Ltd., William Schall, Franklin D. Roosevelt, A. R. Roberts, Charles L. Gould, Harvey Fisk & Sons gibi kişi ve şirketlerin ortaklığındaydı. Ve en çok kişisel hisseye FDR($10,000) sahipti. U.E.I(United European Investors) işbirliğinin çılgın tüzüğünde Kanada ve diğer ülkeler arasında ticaret ve ticareti teşviğe dair birtakım ayrıcalıklar bulunmaktaydı. Mülkiyet hakkını kazanmak için, sigortalamak ya da tahvil etmek, satın alma ile ilgili her türlü işlevi üstlenmek fonksiyonlarına sahipti. İşin gerçeği, tüzüğe bakıldığı zaman yapamayacağı herhangi bir şey bulmak zordu.[26] Aşağıda, bir Kanada gazetesinden aldığım 14 Eylül 1922 tarihli küpüre bakalım:



[27]

"Amerika'da tutulan Alman markları, güzel gelir sağlayabilir." Altı yüz milyon Alman markı, U.E.I'deki hisseler ile dağıtılarak somut olarak yatırım yapılmıştır. "Tüzüğün şartlarına göre, yeni şirketin amacı 'Kanada ve diğer ülkeler arasında ticaret ve ticareti teşvik' yapmaktır". "Şirketin amacına dair spesifik bir açıklama yok. Roosevelt tarafından dün yapılan açıklamaya göre, amaç U.S ve Kanada'da tutulan milyarlarca Alman markının, Almanya'da en güvenilir şekilde yatırımının yapılmasıdır. Fakat genel güçleri daha ileri bile gidebilir. Menkul ya da gayrimenkul her mülkün her türlü edinim hakkı ve her çeşitten ticaret yapabilecek kadar yetkilendirilmiştir." Bu şekilde yetkilerinden bahsedilmeye devam ediliyor. Dediğim gibi, tüzüğüne bakıldığında yapamayacağı bir şey yok. Aşağıdaki küpürde de, bu hiperenflasyondan deli gibi kâr etmek isteyen bu şirket için benzer tanımları görüyoruz:


[28]

"to invest these marks in actual values in Germany....in real estate, mortagages, securities and participation in industrial and commercial enterprises.". Markı elde tutmak zaten çok tehlikeli. Bu durumda yatırımlar elde tutulur şeyler üzerine yapılıyor. Mülkler, senetler ve hisse alımlarıyla. İşin içinde Alman bankerleri de var. Zaten hiperenflasyon 3 gruba yaramıştır: Birkaç Alman bankeri, planın yaratıcıları olan bankerler ve Hitler'e. Nitekim Young Planı, en çok Hitler'in işine gelmiştir. Wall Street bankerleri bir taşla iki kuş vurmuştur. Sutton, "Wall Street & the Rise of Hilter" kitabında bu tezi ve devamında finanse edilişini anlatır. Fakat bu makalede bunu incelemeyeceğiz. Aşağıdaki küpürde aslında hep bahsettiğim isimler var:



[29]

U.E.I'nin yatırımları, başında 120 Broadwaydaki Amsinck & Company'nin partnerlerinden Senatör August Lattman olan, Hamburg'daki Alman danışma kurulunda gerçekleştirildi. Yine, kurulda Almanya'nın şansölyeliğini yapmış ve HAPAG'in yöneticisi olan Wilhelm Cuno vardı. ABD Merkez Bankası üyesi Paul Warburg'un kardeşi Max Warburg'da kuruldaydı.[30] Amsinck & Company, American International Corporation(AIC) tarafından satın alınan bir şirkettir ve AIC Rockerfeller işbirliğidir:



[31]

[32]

Ve emin olun buradaki bağlantılar bak bak bitmez. Bunun yanı sıra Wilhelm Cuno'ya bir göz atalım.  Almanya'da şansölye ünvanına sahip kişi hem hükümet başkanı hem de bakanları seçme yetkisine sahip olan kişidir. Protokolde devlet başkanı ve parlamentodan sonra gelir ama yetkilerini göz önüne aldığımız da hükümet politikasını çizmekte önemli pay sahibidir. Wilhelm Cuno, 1922 ortasından, 1923'ün ağustosuna kadar şansölyelik yapmıştır. 1917'de de Hamburg-America Line(HAPAG)'ın yöneticisi seçilmiştir ve 1918'de HAPAG'ın başkanı Ballin intihar edince, başkanlığını devralmıştır. Alman markı zaten hızla bir düşüş yaşarken U.E.I'nin içindeki Cuno ve FDR'ın yatırımlar ve eylemlerinin, bu düşüşü ivmelendirmesinin istatistiklerini, Antony Sutton şöyle paylaşmıştır:



[33]

Enflasyon, U.E.I'nin kurulduğu aydan sonra, Alman danışma kurulunun üyeleri Franklin D. Roosevelt ve John von Berenberg Gossler'in U.E.I'deki yatırımları ile hız kazanmıştır. Aynı şekilde tam Şansölye Wilhelm Cuno'nun görevden alınması ve ardından HAPAG'ın başkanlığa döndüğü tarihten itibaren düşüş ivmesi kontrolden çıkmıştır. Her ne kadar yatırımların etkisi olsa da, Sutton'un tezinde sadece bu veriler eşliğinde, mark'ın düşüş sebebini bu şekilde yorumlamayı yeterli bulamadım. Fakat gördüğümüz şeylerden kesin olarak çıkarabileceğimiz bir şey varsa da o, bu hiperenflasyona öncülük edenlerin gerçekte kimler olduğu ve bundan da kimlerin kâr elde ettiğidir. Birtakım Alman ya da Amerikan bankerlerin yanında Hitler de nasibini alırken olan yine halka olmuştur. Örneğin, 19 Kasım 1923'de 1 Amerikan doları 4.2 trilyon Alman markına eşitlenmiştir. Şöyle düşünün: İnsanlar mark daha da düşmeden birşeyler alabilmek için para yüklü el arabalarıyla markete koşuyorlar.




Orta sınıf halk, paranın değerini yükseltmek için mülklerini satıyor:


[34]

Dükkanın penceresinde, "Yabancılara Satış Yoktur!" asılı:




Karikatürde, para havuzunun içinden doğru çocuğunu kaldıran bir adam. Yukarıda "Ekmek! Ekmek!" yazılı:




Böylesi bir durumda, ne kadar zenginseniz o kadar şanslısınız. İnsanların maaşları da kura göre yükselse bile ertesi gün yine ekmeğin fiyatı, önceki gün çektiği maaşından daha fazla oluyordu. Halk sefillik çekerken Wall Street bankerleri, zenginliklerine zenginlik katmış oldular.


1921 yılında, Franklin D. Roosevelt, Owen D. Young, S. Bertron (Bertron Griscom) kişilerinin öncülük ettiği American Investigation Corporation kuruldu. Ve sonrasında Roosevelt CAMCO'nun(Consolidated Automatic Merchandising Corporation) başkanı olarak bilahare New York eyalet valilik seçimleri için bundan istifa etti. Şimdi American Investigation Corporation'un eylemlerine bir göz atalım.


Alman bilim adamları ve mühendisleri, yolcu ve yük taşımacılığında zeplin kullanımında erken bir başlangıç yapmıştır. 1910 öncelerinde yolcu seferlerine başlamışlardır hatta. Fakat dünya savaşı sonrası Tazminat Komisyonu tarafından Almanya'nın, zeplin üretmesi yasaklanmıştır, ardından da zeplinlerin patentlerine ABD tarafından, Düşmanla Ticaret Kanunu(Trading with the Enemy Act of 1917) altında el koyulmuştur. Almanya sınırları içerisinde kalan bu başarılı çalışma ve geliştirmeler paraya dönüştürebileceği neticesinde bilhassa şunlar tarafından gözlenmiştir: S.R. Bertron(Bertron), Griscom & Co, Owen D. Young(General Electric). Ki Young'un da zaten Tazminat Komisyonu'nda yer aldığını hatırlarsak bu pek şaşırtıcı değil. 10 Ocak 1921'de FDR, Fidelity & Deposit Şirketi'nden ayrılmadan önce Bertron'dan şu mektupu alıyor:



[35]


"Havayolu taşımacılığı ile ilgili sorularla ilgilenmeye başlayan önemli küçük bir grubun temsilcisi olarak geçen hafta Washington'da ordu yetkilileriyle uzun bir konferans yaptım. Bana Donanmanın Genel Sekreter Yardımcısı ve konuyla aşina olan siz önerildiniz. Sizinle bu konuda hakkında görüşmeyi çok isterim..." Nitekim Down Town Association'da buluştular. Aynı şekilde Owen D. Young, S.R. Bertron ve Fred S. Hardesty arasında bir toplantı olduğunu kayıtlardan biliyoruz.[36] Bu işi yapabilmeleri için patentlere ihtiyaçları var ve Hardesty'de toplantıda bu bağlantıyı temsil ediyor. Zira kendisinin, ele geçirilen patentlerin tutulduğu Washington'daki Alien Property Custodian ile bağlantısı var. Franklin D. Roosevelt de bu süreçte American Investigation Corporation için kontak kuruyor:


FDR to Colonel Robert R. McCormick, of the Chicago newspaper empire


April 21, 1921 FDR wrote to Frank Peabody[37]



"...bu gerçekten çok farklı bir şey ve size söyleyebileceğim tek şey, burada birçoğumuz varız, General Electric Company'nin Young'u, Bertron Griscom & Co.'nun Bertron'u...Bütün bunlar Amerika Birleşik Devletleri'nde ticari zeplin hatlarının kurulmasıyla ilgilidir."

"...Pazartesi akşamı saat 7: 30'da, Bay Bertron, Bay Snowden Fahnestock ve diğer birkaç kişiyle Union Club'da yemek yiyebilme ihtimaliniz var mı? Bertron, diğer taraftan daha yeni geri döndü ve Almanya'da başarılı olduğu kanıtlanan bu ticari zeplinler ile ilgili çok ilginç verilere sahip."

Ve bunun gibi daha birçok mektup. Sonucunda ise elde edilen bağışçılar şu şekilde:





Bu girişimin finansmanı konusunda yanlış bir şey olmadığı için herhangi bir eleştiri yapmak doğru olmaz. Fakat asıl sorun Alman patentleri ve izinlere erişimdeki hamlelerdir. Nitekim bu noktada FDR'ın yardımı dokunacaktır. Schuette-Lanz zeplin patentleri Almanlara ait, fakat ABD hükümetinin kontrolünde. Ve ABD kanunlarına göre ele geçirilen yabancı malı açık arttırma ile satın alınabilir. 26 Mayıs 1922 AIC(American Investigation Corporation) Başkanı raporunda AIC'ın "Schuette-Lanz patentlerinin sahibi" yazıyor. Devamında da 24 tane patent sıralı. Rapor devam ediyor "ABD'de 7 patent, Alien Property Custodian tarafından iade edilmek üzere. Tahsis belgeleri aracılığıyla tüm yeni ABD patentleri doğrudan AIC'ın kontrolündedir."[38] Peki o zaman AIC bu patentleri nasıl elde etti? Çünkü açık arttırmalara dair hiçbir kayıt yok. AIC şöyle rapor etmiştir:



"AIC'in payları Franklin Roosevelt, Bay Howe, Blackwood Brothers ve Bay J. Pickens Neagle'ın(Donanma Avukatı) sözleşmeleri ve tahsisleri işbirliği ile korunmaktadır. "
Bu sadece U.S. Donanma Departmanı'nın, özel bir sendika(AIC) çıkarlarına göre hareket ettiği şüphesini ortaya çıkarır. Nitekim çok da uzatmıcam, Alien Property Custodian ve Alman patent sahibi Johann Schuette arasında imzalanan belgenin içeriği:


[39]


Patentler, Alien Property Custodian tarafından "rekabetçi tekliflerden uzak", "nominal bir ücret ile" ve "Schuette'ye doğrudan ya da dolaylı çıkar sağlanarak", American Investigation Corporation'a satılmıştır. Ve tüm bunların hepsi de Düşmanla Ticaret Kanunu'na(Trading with the Enemy Act of 1917) aykırıdır. Sonuçta AIC,  Franklin D. Roosevelt'in şahsi müdahalesi ile, ele geçirilmiş patentleri nominal bir fiyattan elde etmiş oldu. Kanun gereğince, bu tür ele geçirilmiş patentlerin, eski Alman sahibinin lehine değil, fakat kamu ihalelerinde açık arttırma ile satılması gerekirdi. Yine AIC, FDR sayesinde, Donanma Departmanı'ndan 1 milyon dolar değerinde donanma tesislerinin ve resmi bilgilerin elde edilmesini sağladı.


Şuana kadar bu bölümde Franklin D. Roosevelt'in, New York Valisi olmasıyla son bulan Wall Street'deki 7 yıllık kariyerini gördük. Fidelity & Deposit Şirketi'nde çalışırken kullandığı politik etkiyi ve yine United European Investors ve International Germanic Trust yüzeylerindeki uluslararası finansal ve politik bağlantılar ile sebebinde Owen D. Young, J.P. Morgan faktörleri yatan hiperenflesyondan nasıl kâr ettiğini, kişisel mektuplarından ve diğer belgelerden gördük. Kendisinin methodundaki kalıcı tema, iş kurumlarını politize etmesi oldu. F&D'de devletin polis gücünü kişisel kazanç çıkarında kullanması için istihdam edildi. Zeplin işinde U.S. Navy(Donanma) ve Alien Property Custodian gibi kurumlardaki kontakları, ve kamu hizmetlerinde kazanılan tüm bu siyasi temaslar, FDR'a iş dünyasındaki rekabet gücünü kazandırdı. Politik silahlar, pazarın rekabet alanları olmaktan çok uzaktı. Siyasi baskıyı yansıtan bu silahların etkileri yine borsanın kurallarından ve marketteki alıcıların gönüllülük esasından uzaktı. İkinci bölümde, bunların arkasındaki kooperatif sosyalizm tezini ve ekseriyetle FDR ile bağlantılı olan kooperatif sosyalistlerin satmaya kalktıkları fikirleri inceleyeceğiz. Hatta 1840'larda yaşayan, FDR'ın atalarından olan New York Eyalet Meclis Üyesi Clinton Roosevelt'in burada sunulan tez ile bağdaşıklığını gözlemleyeceğiz. Bilahare New Deal ile Wall Street'in finansal yatırımına bakacağız.

Sonraki Bölüm


Dipnot

[1] Daniel W. Delano, Jr., Franklin Roosevelt and the Delano Influence (Pittsburgh, Pa.:
Nudi Publications, 1946), sayfa 53.

[2] Antony C. Sutton, Wall Street and FDR, sayfa 11.

[3] Daniel W. Delano, Jr., Franklin Roosevelt and the Delano Influence (Pittsburgh, Pa.:
Nudi Publications, 1946), sayfa 54.

[4] Michael Tsarion, “Astrotheology and Sidereal Mythology”

[5] Antony C. Sutton, Bolshevik Revolution, op. cit., pp. 128, 130-3, 136 on Stone & Webster.

[6] United States Senate, Hearings before the Special Committee Investigating the Munitions Industry, 74th Congress, Second Session, Part 25, "World War Financing and United States Industrial Expansion 1914-1915, J. P. Morgan & Company" (Washington: Government Printing Office, 1937), p. 10174, Exhibit No. 3896.

[7] Gabriel Kolko, The Triumph of Conservatism (London: Free Press, 1963), p. 202.
Willard Straight was owner of The New Republic.

[8] Antony C. Sutton, Wall Street and FDR, sayfa 15.

[9] Frederic A. Delano, What About the Year 2000? Joint Committee on Bases of Sound
Land Policy, n.d., pp. 138-9.

[10] President Franklin Delano Roosevelt to Col. Edward Mandell House, November 21, 1933, F.D.R.: His Personal Letters (New York: Duell, Sloan and Pearce 1950), p. 373.

[11] Alan Allport, Great American Presidents, Franklin Delano Roosevelt, sayfa 12.

[12] Freidel, The Ordeal, op. cit., p. 138.

[13] Curtis B. Dall, Franklin Delano Roosevelt, My Exploited Father-in-Law, sayfa 8.

[14] Alonzo Hamby, Man of Destiny, FDR and the Making of the American Century, sayfa 93.

[15] Antony C. Sutton, Wall Street and FDR, sayfa 21,22,23,24.

[16] Prof. Dr. Erdal M. Ünsal - Mikro İktisada Giriş

[17] Antony C. Sutton, Wall Street and FDR, sayfa 26.

[18] Aynı.

[19] Marjori Palmer, 1918-1923 German Hyperinflation, (New York: Traders Press, 1967)

[20] Constantino Bresciani-Turroni, The Economics of Inflation: a Study of Currency Depreciation in Post War Germany, 1914-1923 (London: Allen & Unwin, 1937), "Foreword," p. 5.

[21] Antony C. Sutton, Wall Street and FDR, sayfa 31.

[22] Cemre Demirel, Komünizm, Kızıl Devrim, Sovyetler Birliği ve Şirketler: http://michaelsikkofield.blogspot.com/2014/08/komunizm-kzl-devrim-sovyetler-birligi.html

[23] http://digicoll.library.wisc.edu/cgi-bin/FRUS/FRUS-idx?type=turn&id=FRUS.FRUS1923v02&entity=FRUS.FRUS1923v02.p0230&q1=young sayfa 106.

[24] Kursad Berkkan, Hitler ve Siyonizm

[25] https://paperspast.natlib.govt.nz/newspapers/NZH19290117.2.12.10?end_date=12-11-1930&phrase=0&query=Owen+Young+Morgan&start_date=11-11-1922

[26] Antony C. Sutton, Wall Street and FDR, sayfa 34'den alıntı: The copy of the U.E.I. charter in FDR's files carries an amendment by A. B. Copp, Canadian Secretary of State, that prohibits building of railways and issue of paper money.

[27] https://newspaperarchive.com/lethbridge-herald-sep-14-1922-p-1/

[28] https://paperspast.natlib.govt.nz/newspapers/NZH19221111.2.53?end_date=31-12-1930&phrase=0&query=United+European+Investors&start_date=01-01-1920

[29] https://chroniclingamerica.loc.gov/lccn/sn83045211/1922-09-21/ed-1/seq-24/#date1=1789&index=6&rows=20&words=EUROPEAN+INVESTORS+UNITED&searchType=basic&sequence=0&state=&date2=1963&proxtext=UNITED+EUROPEAN+INVESTORS&y=0&x=0&dateFilterType=yearRange&page=1

[30] Antony C. Sutton, Wall Street and FDR, sayfa 35.

[31] New York Times, Ekim 27, 1917 sayısı, sayfa 18.

[32] https://paperspast.natlib.govt.nz/newspapers/MW19230328.2.37?end_date=12-11-1930&phrase=0&query=American+International+Corporation+Morgan&start_date=11-11-1922

[33] Antony C. Sutton, Wall Street and FDR, sayfa 32; Source: Statistisches Jahrbuch für das Deutsche Reich.

[34] http://www.mrbuddhistory.com/uploads/1/4/9/6/14967012/impact_of_hyperinflation.pdf

[35] Antony C. Sutton, Wall Street and FDR, sayfa 46.

[36] Aynı.

[37] List dated Feb. 18, 1922 in FDR files.

[38] Antony C. Sutton, Wall Street and FDR, sayfa 51.

[39] Antony C. Sutton, Wall Street and FDR, sayfa 54.
 

 



Sosyalizm ve Yabancılaşma


Marx insanın doğal durumuna yabancılaşmasından söz eder; Komünist Manifesto'da bahsettiği üzere, proletaryanın artık makinenin bir uzvu olması itibariyle, kendi doğal durumuna yabancılaştığını söyler. Fakat bireyin yabancılaşması bilhassa komün bir toplumun eseridir. Ödül mekanizmasının yok edildiği bir "fedakârlık" durumunda, bir sonraki "fedakârlığın" var olabilmesi için, komünizmin kurucu ideolojisi olan -proleter- diktatörlüğün daha haşin bir uygulaması gereklidir. Bu aslında bireyin yok edilmesinin bir sonucudur. Bu kısmı biraz daha netleştireceğim şimdi.

Marx çok iyi kalpli bir insandır. Bunu insan yapısına çok iyimser yaklaşmış olduğundan dolayı dalga geçmek için söylemiyorum. Gerçekten öyledir. İnsan davranışlarında zuhur eden açgözlülük ve cimrilik gibi fenomenlerin kapitalist bir toplumun ürünü olduğunu söylemiştir. Akılcı olmayan ve öfkeyle kalkıp zararla oturan bu bencillik davranışlarının sırf kapitalist bir toplumda değil, en basit küçük yaşamlarımızda bile vuku bulmakta olan şeyler olduğunu söyleyebiliriz. Belki kapitalist toplumda sonuçları -kitleleri etkilemesinden dolayı- daha büyüktür. Ama her bireyin kendi bağlamında kendi benliğine verdiği zarar aynıdır. Sözgelimi insan yapısı o kadar da masum değildir. Bu gibi duygular bencillik üzerine kurulu dünyamızın bastırmakla mükellef olduğumuz varyasyonlarıdırlar. Anarşistler çok haklıdır: Bu gibi duyguların devletin tabakalarındaki birçok bireyde nihayetinde vuku bulacağını ve bir düzende eninde sonunda yozlaşma meydana geleceğini söylerler. Bu duygular; Lenin'in söylediğinin aksine, silahlı işçiler kontrolünde bastırılması gereken kapitalist toplumun eski alışkanlıkları değildir. Bunlar insanın eski alışkanlıklarıdır, hem de en eski. A priori'dir. Şimdi size bir soru sormak istiyorum. Örneğin sokak köpeklerine yemek dağıtacaksınız. Bunu sadece yemin ücretini karşılayarak yapmayı mı tercih edersiniz, yoksa parayı karşıladıktan sonra hayvanlara yemi bizzat vererek yapmayı mı? İkincisini tercih ederdiniz. Çünkü yaptığınız bu iyiliğin sizde uyandıracağı mutluluk duygusuna tanıklık etme ihtiyacınız var. Bu çok temel olan bencilliğimizin erdemidir aslında. Burada bir iyiliği açıktan ya da gizliden yapmaktan bahsetmiyorum. Pekala kimsenin haberi olmadan yaptığınızı düşünün bu yardımı. Köpeklerin yemeği ne kadar iştahla yediğini ve size karşı ne kadar minnettar olduklarını gözlerinde göreceksiniz. İyiliği yapmamıza sebep olan bencilliğimizin mutluluk istencidir. Nitekim iyilik yapmanın insanda uyandırdığı bu mutluluk da, dünyadaki en temiz duygulardan birisidir; bencilliğin alışılmış kötü itibarı bu konuda bizi yanlışa sevk etmesin. Kant'ın -istisna tanımayan- ödev ahlâkı bir saçmalıktan ibarettir ve eylemlerimizde çıkarcı ahlâkımız söz konusudur. Bencillik ve fedakârlık üzerine şu videoyu izleyebilirsiniz.

Bireyin yapısı budur ve bunun farkındalığı her şeyden önce gerekli olan bir şeydir. Sosyalist bir devlet, işte bireyin yapısında olan bu çıkarcı ve ödül mekanizmasına dayalı durumu yerle yeksan eder. Ve aslında kapitalizmin bireyi yabancılaştırmasından yakınan sosyalizm bireyi uzaktan yakından tanımaz. Özellikle komünizmdeki "herkes yeteneği kadar, herkes ihtiyacına göre" savları kulağa belki adil gelse de adaletsizliğin daniskasıdır. Çalışan bir birey yeteneğinin ortaya koyduğu artı değeri bu durumda diğer insanlara bağışlamış olur; dolayısıyla koyduğu şey daha az ve aldığı şey daha fazla olan bir insan bariz olarak bu insanın üzerine yapışmış bir kenedir. Eğer bu kenenin çalışmayacak durumda ve yardıma muhtaç bir insan olduğundan bahsediyor da, bu bağışçının çok erdemli olduğundan bahsediyor iseniz; bu bağışçıya yaptığı iyiliğin yarattığı mutluluğu çok görecek kadar kötüsünüzdür. Sosyalist devlet bu noktada bireye ödev ahlâkını dayatarak bireyi yabancılaştırmaktadır. Madem Hegel diyalektiğine düşkünsünüz, ben size söyleyeyim o zaman: Ödülünü almayan birey, ileride "ben keriz miyim?" diyecektir. Devlet bana şöyle şöyle bir çözüm sunmaya kalkışır: "Tamam o halde, birbirinizi buluştururuz ve iyilik yaptığın insanın mutlu olduğunu görüp iyi hissetmeni sağlarız." Ödül verecekmiş yani. Babababa. Herkesin eşit olduğu bir toplumdan bahsediyoruz. Kim kime dum duma yani. Herkesin birbirine eşit olduğu bir toplumda kimse kimseye minnettarlık duymaz. Buradaki paradoks, ortadaki sömürünün devlet eliyle iyiliğe dayatma kılıfına sokulmasına hiçbir koşulda izin vermiyor. Muhtemelen tıpkı kapitalizmin insanı yabancılaştırması gibi, sosyalizmde insanı doğal durumuna yabancılaştıracak ve tarihsel materyalizm(!) neticesinde keriz olduğunu fark eden sınıf devrim yapacaktır. Belki de bu olası devrimin dalgalarını sönümleyebilecek diktatörlüğe sahip nihai yönetim sistemi de komünizmdir. ehehe. Dolayısıyla Marx belki de tarihsel materyalizmin gereğini yapmayıp komünizmden sonra bir sistem öngörmeyerek daha mantıklı bir öngörüde bulunmuştur. Kim bilir.

Sonuçta sosyalizmin, komün yaşamın birçok eleştirisi bir yana, kapitalizmdeki yabancılaşmadan yakınarak bireye daha beterini yaptığını, ortaya koyduğu bu çelişkinin altını çizerek göstermek istedim. Kısa bir yazı oldu; fakat öz bir yazı olduğu kanaatindeyim. Umarım kendimi ifade edebilmişimdir. Selam.

Siyaset Felsefesi Ve Ben

Selam Lâedrî.Görüşmeyeli daha doğrusu bilgisayar ekranında kendimle konuşmayalı epey vakit oluyor. Aslında siyaset felsefesine girişle ilgili hafif bir şeyler yazacaktım ama ruhum sanki karanlığın içinde bağlanmış vaziyette. O yüzden şu an biraz içimden gelenlerden bahsettikten sonra girebilirsem gireceğim asıl konuya. Bak bu sefer çalışma odasının tek renkli masasına bakarak yazmıyorum. Manzarımı değiştirdim denizin karanlıklarına,yanan birkaç sokak lambasının çiçeklerin üzerinden bozuk yola düşürdüğü gölgelere bakarak yazıyorum. Karşımdaki camdan kendime bakarak yazıyorum. Ama ne yazdığımı ben de hala bilmiyorum. Bu aralar şunu farkettim, bence dünyanın en gereksiz konusu gündelik siyaset çünkü (bilmiyorum bu hislerimi hissettiğim şekliyle buraya aktarmak o kadar kolay değil)... Siyaset bilimini ya da siyaset felsefesini küçümsemek gibi bir niyetim yok (bahsettiğim şey de o değil zaten).Benim haddime de değil zaten ama dünyada çok daha güzel,insanlar ölüp gitse de,tarih baştan yazılsa da,zamanın tohumları tüm kabirlerin üzerinden tekrar filizlense de ve çağlar atlansa da yitip gitmeyecek olan ebediyen kalcak olan ufak bir çocuğun kalbinden yetişkin bir adamın bileklerine nakşedilecek ve en sonunda yaşlı bir insanın soğuk yüz ifadesi ve kırışık göz altlarıtla kabire götüreceği anlamlar,değerler ve düşünceler var. Ölümün öldüremediği ''şeyler'' var. Hayatımızı bahar ayından sonbahara uzanan bu rüzgarların oradan oraya taşımasına ve yıpratmasına izin vermeyelim diyemem çünkü biz cüz-i iradesiyle yaşayan varlıklarız ama bu rüzgarları görelim,görelim ki meltemlere kanıp mutluluğa aldanmayalım ya da kırkikindi yağmurlarından içimize uzun kasvetler çökmesin. Birbirimizi aynı toprakta biten bitkilerken gereksiz hırs ve bilgisizliklerle arsalaştırmayalım. Her şeye rağmen benim insanların çoğuna bir sevgim yok ama düşümde ürettiğim insan ideasına saygım ve muhabbetim var. Ne dediğimin belki de pek belli olmadığı metaforik anlatımların içinde anlamların kaybolduğu bir yazı oldu ama sonuçta bu böyle olacaktı böyle olmalıydı. Evet kendimi hazırladım sanki biraz. Şimdi girebiliriz siyaset felsefesine. He bu arada uzun bir yazı olacağını pek düşünmüyorum şimdiden diyeyim.
Siyaset Felsefesinin amacı nedir? Ne yapmak nereye varmak istemektedir? Siyaset Felsefesi,insanların toplumla,politik otoriteyle ilişkilerini birey-devlet ilişkilerini incelemesinin yanı sıra siysal iktidarı, iktidarın meşruyetini,yönetim biçimlerini ele alan bir felsefe dalıdır. Herkesin aşina olduğu devlet,toplum,demokrasi,adalet,eşitlik gibi de çok temel kavramları vardır. Bunlara da yazının ilerleyen kısımlarında gireceğim.Bu arada siyaset felsefesi ile siyaset biliminin karıştırılmaması gerekir. Siyaset bilimi olanı,mevcut durumları ele alıp pozitif bir analizi hayata geçirirken siyaset felsefesi olması gerekeni, iyi bir sosyal hayatın nasıl olacağını,iyi bir yönetim biçiminin nasıl olacağıyla ilgilenir. Yani siyaset felsefesi normatif(kural koyucu) bir disiplindir. Her felsefe disiplinin konu ve problemleri olduğu gibi siyaset felsefesinde de vardır. Bunlar ebedi-ezeli ve lokal problemler olmak üzere ikiye ayrılır. Evrensel problemlerle kast edilen yaklaşık 3 bin yıllık siyaset f. tarihinin her döneminde olan ortak problemlerdir. Mesela iyi bir yönetimin nasıl olacağı gibi. Tabii ki bu konuda da farklı düşünceler öne sürülmüştür. Atina'da hüküm süren doğrudan demokrasiye rağmen Platon ve Aristoteles demokrasiye çok iyi bir gözle bakmamıştır. Onlar için iyi bir yönetim, yöneticelerin çokluğundan ziyade yöneticilerin hukuka bağlılıkları,bilgelikleri ve kendi çıkarları yerine bütün halkın çıkarlarını düşünmesiye gerçekleştirilebilirdi. Nitekim platon kendi döneminin demokrasisinden umudu kesmiş ve ütopyasında yarattığı ideal devlette filozofları yönetici yapmıştır. Platon ideal devlet, yönetici sınıfı nasıl olmalı gibi konulara ciddi mânada kafa yormuş bir filozoftur. Onun dönemimde olmayan hatta ondan yüzyıllar sonra parıldayacak olan liberalizm,komünizm,faşizm,muhafazakarlık benzeri modern ideolojilere doğal olarak değinmesede komünizmin temellerini kırıntılarını onun ideal devletinde bulabileceğimizi söyleyenler de olmuştur. Örneğin onun ütopyasında doğan çocuklar ailesinden alınarak devlet idaresinde büyütülmeye bırakılır ki ileride kimse kimseye torpil yapamasın. Böyle ortak kullanımlar vardır. Burada pek durmak istemiyorum. Önemli kavramlardan bahsedeceğim şimdi.

Devlet Nedir? Klasik devlet tanımında devlet oldukça genel ve geniş bir biçimde toplumdaki egemen yönetim örgütü olarak tarif edilir. Bu tarifte yönetim yapısı üzerinde durulmadığı için ister Roma İmparatorluğu ister bir kabile isterse Yunan kent devleti olsun farketmez.Yönetim teokratik ilkelere de dayanbilir geleneksel ya da modern bir devlette olabilir. İkinci ve daha özel bir devlet tanımı ise ortaçağdan sonra bireyciliğin doğuşuyla ortaya çıkmıştır. Belli bir coğrafya üzerinde mutlak bir kontrole sahip seküler ve ulusal örgüte vurgu yapar. Burada sekülerlikten şu kast edilmektedir; sözgelimi Antik Yunan'da her kent devletinin bir Tanrısı olmak durumundaydı. Böyle bir durumda devlete sadakatve itaat aslında o Tanrıya yapılan sadakat ve itaatı. Oysa modern devlet, otoritenin Tanrı'dan türetilmemesi  veya yüksek bir amaçtan çıkarsanmamsı anlamında seküler bir gücü temsil eder. Öte yandan modern devlet mutlak egemenliğe sahip bir güç ya da kurumlar bütününü ifade eder.Toplumdaki bütün diğer grupların üstündeki bir güçtür. Ve devletin coğrafyası da onun temel bir özelliğidir çünkü sahip olduğu sınırlar içinde kalan bireylere düzen tesis eden bir siyasal örgüttür. Bu yüzden devle halk,ülke ve politik otorite gibi üç temel öğeyi de ihtiva eden bir siyasi örgütlenmedir. Bununla beraber modern ideolojilerin devlet sözcüğünden farklı kavramlar türetmiştir.Mesela faşizm devleti ilahlaştırıken liberalizm devleti bireylerin hak ve hürriyetlerini korumak bir arada yaşamalarını sağlamak için var olan asgari rollere sahip bir yapıya indirir.Bu arada muhafazakarlıkta genel olarak güçlü bir devletten yana gibi görünür ama bu muhafazakarlığın her türü için geçerli değildir çünkü onlarda aile,din ve gelenek benzeri kurumların korunmasına yönelik bir duyarlılıkla devlete bir sınırlandırma getirir. Sosyalizm ise devleti geçici bir kötülük olarak görür.Devletin,egemen sınıfların(burjuvaların) çıkarlarını temsil eden dolayısıyla statükonun devamını sağlayan bir araç olarak görür. Bu yüzden devletin herkesin çıkarlarını gözetecek bir yepıya dönüştürülmesini savunur ama egemen sınıfın çıkarlarını temsil ettiği için yani devlet polisi,askeri,mahkemeleri ve yoğun bir iktidarı temsil ettiği için bu dönüştürme barışçıl bir yoldan olamaz. Devlet için farklı şeyler düşünseler de dört görüşte devletsiz olunamayacağını kabul eder. Tabii bunların karşısında insanların devlete itaat etme gibi bir yükümlülüğünün olmadığını, devletin insanın özerkliğine zarar verdiğini söyleyen anarşizm bulunur. Sosyal düzenin devlet olmadan da tesis edilebileceğini savunur ama günümüzde hatta tarihte birbirine yakın farklı toplulukların bulunduğu yerleşkelerde de böyle bir şeyin olamayacağı bariz bir şekilde ortadadır.

Toplum Sözleşmesi Nedir? Devleti açıklamaya yönelik bir teoridir ve düşünce üzerinden kurulmuştur. Hobbes,Kant,Locke,Rousseau,Spinoza gibi düşünürler tarafından geliştirilip benimsenmiştir. Söz konusu tüm toplum sözleşmelesi teorisyenlşeri, insanların ilk başta devlet yokken bir doğa durumundayken bu duruma son vererek bir sözleşme ile devleti tesis ettiklerini kabul eder. Devlet yokken güvenlik güçleri,pozitif hukuk ve mahkemeler de yoktur tabii ki. Hobbes doğa durumundaki insana karşı olumsuz bir görüş benimsemiştir. Hobbes doğa durumundaki insanların birbirlerine eşit olduklarını,bu eşitliğin ise herkesin kendi varlığını sürdürmek için istediklerini yapmak durumunda olması anlamına geldiğini ve özü itibariyle bencil olan insanın barışçıl ve düzenli bir toplum yaratma yeteneğinin bulunmadığını söylemiş ve ''insan insanın kurdudur'' demiştir. Oysa Locke'un doğa durumundaki insanla ilgili görüşleri daha olumludur.O,insanların en azından iyiyi kötüyü ayırt edebileceklerini ve Tanrı'nın yasalarını tanıyıp bu yasalara itaat edeceklerini,doğa ve aklın yasalarına uygun eşitlik,özgürlük ve barış içinde yaşayabildikleri bir düzen tesis eder. Yani onda savaş sadece potansiyel bir tehdittir. Bu yüzden Locke,insanların sözleşme ile devleti oluştururken ona sadece,doğa durumunda sahip oldukları hak ve özgürlükleri korumak ve ihlal edenleri cezalandırmak yetkisi vermiştir.Kitapçılarda Toplum Sözleşmesi ismiyle en meşhur olan düşünür ise Rousseau'dur.O,doğa durumundaki insanın''peri'' gibi olduğunu yani kimsenin kötülüğünü istemediğini iyi özgür ve mutlu olduğunu savunur. Ona göre bu durum bir arazinin etrafını çitle çevirip''burası benim'' diyen insanın mülkiyet talebiyle bozulmuş ve en nihayetinde mülkiyet haklarını korumak için kurumlar tesis edildiğini söyler.Hobbes güvenlik,locke ve Rousseau ise devleti eşitlik zemini üzerinden meşrulaştırmıştır.Bu düşünürlerden yaklaşık iki yüz yıl sonra ortaya çıkan John Rawls ise devleti adalet temeli üzerinden meşrulaştırmıştır.Ona göre başlangıçta toplumu meydana getiren özne ya da failler tam bir bilgisizlik içindeydiler.Buradan yola çıkarak iki temel ilkeye ulaşır.Birincisi herkesin benzer bir özgürlükle bağdaşan en yüksek derecede özgürlük hakkına sahip olduğu ilkesidir. İkincisi ise toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerle en olumsuz,en dezavantajlı durumda bulunanlara en çok yarar sağlayacak şekilde mücadele edilmesi.Hizmetlerin hakça bir fırsat eşitliği temelinde herkese açık olmasından da bahseder. Bu konuda yeterli bilgim yok ama teorisyenler bu varsayımlarda bulunurken belli bir şeye saplı kalıyorlar ve sosyolojik boyutları atlıoyorlar.Belki devlet sonradan tesis edilmek yerine insanların çoğalması ve birleşmesi ile bir süreç içerisinde bir oluş gerçekleştirmiştir.

Demokrasi,sen kimsin? Demokrasi ''halkın yönetimi'' yani ''halkın,halk tarafından halk için yönetimi olarak tanımlanır.Yunanca demos(iktidar) ve kratia(yönetim) kelimelerinden türemiştir.Demokrasi ikiye ayrılır.Halkın kendi kendini yönetmesinden oluşan birinci türü doğrudan demokrasidir. Bu klasik demokrasidir. Halkın bütününün katılımı ya da seçtikleri temsilciler aracılığıyla''temsili demokrasi''yoluyla gerçekleşir.İkinci türü ise bizi iki kapıya çıkarır. Bunlardan birincisi Batı demokrasisinde kullanılan bir ölçüt olarak her önemli politik kararı halka bağlamaktır.İkinci ölçüt ise yakın zaman öncesinde Doğu Bloku ülkelerinde kullanılan ve politik kararların halkın gerçek çıkarlarına hizmet ettiği sürece demokratik olduğunu dile getiren ölçüttür.Birincisi liberal demokrasiye ikincisi halk demokrasisine götürür.Halk demokrasisi öncü parti ve entelektüellerin halk bilgisizlik içindeyken bile onların çıkarlarını yansıtma modelidir.Bu ayrımdan sonra gelelim demokrasinin en büyük meziyetlerine .Bir kere en büyük erdemi hatalarını telafi etme imkanının olmasıdır.İkinci olarak ise bireylere kendi kaderlerini tayin etme yekisi vermesidir ama burdan demokrasinin kusurlarına hızlı bir geçiş yaparsak halkın bilgisizlik içinde bulunduğu bir durumda yolun sonu selamete çıkmayabilir.

Sonlara doğru.Burada birkaç temel kavrama değineceğim.Liberalizm bireyi temel alan bir ideolojidir.Bireyin en yüksek değer kaynağı olması nedeniyle onu sınırlayabilecek bir politik öğreti olamayacağını öne sürer ve bireyinin amacının kendisini gerçekleştirmek olduğunu savunur. Bunun yanında komünoteryanizm ise iki türde bilinir. Negatif türü cemaatçi,lik yani liberalizm karşıtlığıdır.Bu Marksistlerin komünist toplumunda da faşizmin milli topluluğun bölünmezliğine yaptığı vurguda da görülebilir. Kişinin toplumdan soyutlanmış olacağını kabul etmez ve her zaman kişinin mensup olduğu cemaat-topluluk tarafından yapılandırıldığını söyler.Pozitif yönünde ise,bireyin hayatı cemaatin değerleri kolektif ve kamusal değerler tarafından inşaa edildiğinde daha iyi ve sağlam olacağını iddia etmesidir.Siyaset felsefesinin epistemolojik boyutuna girmek istemiyorum. Zaten yazıyı yazarken biraz sıkıldım yani istediğim kadar güzel olmadı.Kendine iyi bak Laedri. Bir dahaki yazıda umarım Eminem gibi geri dönüş yaparım :).

Metafizik

Anakronizma: Olayların gerçek düzenindeki tutarsızlığı ya da tarihsel gerçekliğin dışına çıktığını göstermek için kullanılır.
Seküler: En basit anlamıyla ünyalaşma olarak ifade edilebilir.
Aşkın Metafizik: Konuları duyu yoluyla algılabnabilir olanın ötesinde olan spekülatif metafizik.
Numen: Fiziksel tabanı olmayan duyum ve sezgi ile algılanabilen soyut kavramlar.
Anitomi: Çelişki
Monizm: Tek bir tözün var olduğunu söyleyen öğreti
Düalizm: Monizm karşıtı öğreti
Epifenomen: zihinsel ifadeler beyinden kaynaklanır ancak zihinsel ifadelerin beyin üzerinde etkisi yoktur mesela çiçekten kaynaklanan konunun çiçek üzerinde etkisi olmaması gibi.
Geist: Hegelin adını verdiği evrensel zihin
Dasein: Heidegger'in insan varlığı için kullandığı terim
Vokabüler: Söz varlığı
İde: idea kavramı
(Her alıntı yaptığım cümlede '' '' işaretini kullanmadım)
Selam Laedri. Felsefeye giriş serisinin bu ikinci yazısında felsefenin en temel alt disiplinlerinden biri olan metafiziği işleyeceğiz. Genelde insanlar metafizik denilince falcılardan,büyücülerden vs. bahsedildiğini düşünülebiliyor ya da metafizik gibi çok önemli bir alanı ''özel güçlerini kullanırken kameraya yakalanan 10 insan'', ''Japonya'da kaldırımda araba çarpacakken yayayı kurtaran gizemli yolcu'' gibi videolara indirgeyebiliyor. Ama tabii ki yüzyıllardır üzerine çokça konuşulan ve eleştiriler getirilen metafizik alanı bu kadar basite indirgenebilecek bir konu değildir. Felsefenin tanımında olduğu gibi metafizikten de farklı felsefeciler ya da okullar farklı şeyler anlamışlardır. Metafizik kelime anlamı olarak başına aldığı ''meta''ön ekiyle fizik ötesi anlamına gelmektedir. Buradan da az çok anlaşılabileceği gizi fizik bilimi somut ve duyular yoluyla inceleme yaparken metafizik soyut şeyler üzerine akıl yoluyla inceleme yapar. Metafizik alanında en geniş çapta incelemeyi Aristoteles yapmıştır ve metafiziği ilk felsefe olarak nitelemiştir fiziğe ise o vakitlerde bilim ile felsefe arasında bir ayrım yapılmadığı için ikinci felsefe demiştir. Metafizik varlığın çeşitli anlamları üzerine yoğunlaşırken, metafiziğin konusu varlık olup o varlığı varlık bakımından ele almaktadır. Var olmanın ve varlık olmanın ne demek olduğunu inceler. Metafizik tartışmaları da töz kavramı üzerinden yürütülür. Bu tartışmalara yazının ilerleyen kısımlarında geleceğiz. Metafizik duyularımızla algılayabildiğimiz tözlerin ötesinde olanla yani Tanrı'nın varlığı,ilk sebep,evrende bir amaç/gaye var mı gibi sorularla ilgilenir. Metafizik kendi içinde ikiye ayrılır. Bunlar, egzistans metafiziği ile süreç felsefesinin ortaya çıkacağı vakite kadar temelleri Antik Yunan'a kadar dayanan Klasik Töz Metafiziğidir. Bu metafizik 17.yüzyıldaki bilimsel devrime kadar olan tarihsel süreçte hüküm sürmüştür. Klasik Töz Metafiziği ile birazdan açıklayacağım Modern Töz Metafiziği de realist bir bakış açısına sahip olmak bakımından büyük bir ortaklığa sahiptirler. Bu realist bakış açısına göre dış gerçekliğin zihinden bağımsız bir şekilde var olduğu kabul edilir. ''Metafizik tüm değişmelerin ardında değişmeyen bir temel arayışını ifade eder'' ki bu da zaten töz'dür. Klasik Töz Metafiziğin'de ''en yüksekte olanın en gerçek olduğu'' kabülü vardır yani Platon'un ideaları,Aristoteles'in Hareket Etmeyen İlk Hareket Ettiricisi gibi hiyerarşik bir varlık anlayışı vardır. Modern Töz Metafiziğin'de ise bir tözler çokluğundan bahsedebiliriz. Varlığı sadece maddeden ya da ruhtan ibaret gören tek tözlü yaklaşımlar olduğu gibi Descartes'in yaptığı gibi varlığı hem madde hem de ruh/zihin gibi birbirine indirgenemeyen iki ayrı töz olarak ele alan bir yaklaşım da vardır. Sadece maddenin olduğunu söyleyen yaklaşım bileceğiniz üzere materyalizm iken sadece ruhun/zihinin olduğunu ileri süren yaklaşaım ise idealizm veya spiritüalizmdir. Materyalizm bütün var olanın maddenin yaşamın her şeyin fiziksel ve kimyasal süreçlerle açıklanabileceğini savunurken bunun karşısında olan idealizm ise gerçekte var olanın ide veya düşüncelerle bunların bulunduğu zihin olduğunu,görünenin ötesinde bir gerçeklik olduğunu ileri sürer. İdealizmin en ünlü ismi Berkeley'dir ve Berkeley modern bilimin insanı materyalizme yani ateizme sonrasında ise nihilizme sürüklemesi dolayısıyla her şeyin mübah olduğu görüşünün yaygınlık kazanıp Avrupa Uygarlığı için bir felaket oluşturmasından korkuyordu. Berkeley ''var olmak algılanmış olmak'' derdi ve bunu derken maddenin var oluşunu zihnin varoluşuna indirgerdi. İdealizmin bü türüne öznel idealizm denirken bireysel zihinlerin ötesinde evrensel bir akıl/zihin olduğu görüşüne ise nesnel idealizm denir. Nesnel idealizmin en büyük temsilcisi ise Hegel'dir ve bu evrensel zihine Geist adını verir. Şimdi ise kendisine büyük bir sempati duyduğum materyalizm ile idealizmi harmanlayıp ortaya düalizmi çıkartan Descartes'e gelelim. Bütün iradi eylemlerimizde görebiliriz ki öncelikle bir düşünce ya da niyet örneğin elimizi havaya kaldırma düşüncesi gelir sonrasında ise hareket meydana gelir. Düalizmi destekleyen bu örnek sıradan olmasına rağmen güçlü bir örnektir ve zihnin yaptırıcılığına, yaratıcılığına vurgu yapmaktadır. Yani düalizm zihni maddeden ayırmaktadır. Ama düalizmin şöyle büyük bir sıkıntısı vardır; nasıl olurda yer kaplamayan bir ruh/zihin yer kaplayan maddeye etki edebilmektedir bu aralarındaki ilişki nasıl olabilmektedir. Descartes bu etkileşimin beyinin arka kısmında bulunan kozalaksı bezde gerçekleştiğini söylüyor hatta insanları hayvanları kesip biçerek bu bez üzerine incelemeler yapıyor ve bu bezin hayvanlarda olmamasından onları birer makine olarak nitelendiriyor. Sorun şudur ki bu kozalaksı bez de bedenin bir parçasıdır yani maddedir ve hala bu etkileşimi açıklayamaz. Peki Kuran'a bakarsak durum nedir? Bizim maddeden bağımsız ruh gibi ayrı bir cevhere sahip olduğumuzu iddia etmek için hiçbir geçerli sebebimiz yoktur. Kuran'da ruhun ayrı bir cevher olduğu vurgulunmaz.''Ruh" kelimesinin geleneksel ve yaygın anlamı, Kur'an'daki anlamıyla pek uyuşmaz. Kur'an ayetlerini incelediğimizde "ruh"un vahiy/Tanrısal bilgi ve Tanrı tarafından insan cesedine üflediği "can", "bilinç" anlamlarına geldiğini görürüz. (15/29; 39/42) Tanrı, insan türüne bizzat kendi ruhundan üfleyerek, onu bilinç ve kişilik sahibi kıldı''. Peki öldükten sonra ahirette nasıl gideceğiz ve yaşadıklarımızı nasıl hatırlayacağız? Bu evreni yoktan, bu dünyada canlılığı o kadar düşük olasılıkları bir araya getirip neticesinde de insanı ortaya çıkaran Rab, ahirette de bizi tekrardan bu dünyayı hatırlamamız gerektiği oranda hatırlayacak bilinçte baştan yaratabilir. Yani bir müslüman olarak materyalist,idealist yada düalist mi olmalıyız üçleminde sıkışmamız gerekmiyor. Fizik ötesi değerlerin varlıkların olduğu gerçekliği kabul edildikten sonra ruhun olup olmaması çok büyük bir problem oluşturmamalıdır. Ama tabii ki fizik ötesi hiçbir varlığın olamayacağını ileri süren metafiziğin imkansız ve anlamsız olduğunu söyleyen 18. yüzyılda Hume tarafından ortaya atılıp 19. yüzyılda pozitivizmin kurucusu Comte ve Marksiz'min kurucuları,Marks ve Engels ve ikinci olarakta 20.yüzyılda neo-pozitivist düşünürler tarafından devam ettirilen eleştiriler vardır. Kant'ta metafiziği eleştirmiştir ama o imkansız olduğunu söylemiştir anlamsız olduğunu değil. Ona göre metafizik bilginin konusu değildir ama inancın konusu olabilir. İki tarafta eleştirilerinde bilimi temel almışlardır ve eleştirilerini aşkın metafiziğe yani duyu yoluyla algılanabilir olanların ötesinde kalan spekülatif bir metafiziğe yapmışlardır. Hume eleştirisinde metafiziğin konularının ne saf aklın ne de deneylerin konusu olabileceğinden yani bunlardan yola çıkılarak metafizik bilgilere ulaşılamayacağı için  metafiziğin imkansız olduğunu söylemiştir. Comte ise yazık garibim bütün eleştirisini katı ideolojik görüşüne göre yapmış ve metafiği din ya da teolojinin bir uzantısı olarak görmüştür. Bunun entelektüel ilerlemede bir evre olduğunu artık geride kaldığını ve bilimin egemen olacağını söylemiştir aynı zamanda ona göre bilgi deneyime dayandığı için var olmayan bir alana ait bilgiler yanılsamadan başka bir şey değildir. Mantıkçı pozitivistler da Comte gibi eleştirilerinde ideolojik bir tutum takınmakla birlikte onlarda diğerleri gibi metafiziğin önermelerinin doğrulanabilirlik ilkesinde değerlendirilemeyecek, matematik gibi totolojik önermeler olmadığı gibi gözlem yoluyla da elde edilemeyecek bir konumda olduğu için eleştirmişler ve anlamsız bulmuşlardır. Kant aşkın metafiziği numenler alanıyla ilgili soruları üçe ayırır. Bunlar rasyonel teoloji,rasyonel psikoloji ve rasyonel kozmolojidir. Yani sırasıyla Tanrı,ruh ve evrenin başı sonu,maddenin yapısı ile ilgili sorular bulunur. Kant bilginin akıl ve duyuların ortak çalışması olduğunu düşündüğü için ona göre metafizik alana geçildiğinde akıl ve deneyimin bilgi üretmedeki ortaklığı imkansız hale gelir. Ve burada akıl antinomilere düşer. Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor ki bu eleştiriler aşkın veya özel metafiziğedir yani genel ya da içkin metafizik için geçerli değildir. Bu eleştirilerde duyu ötesi varlığın olamayacağının söylenmesi onların gerçekte var olanın ne olduğunu söylemelerinde bir engel teşkil etmez ki zaten gerçekte var olanın madde olduğunu söylemektedirler. Bunlardan ziyade Heidegger ve Whitehead'da metafiziğe eleştiri getirmişlerdir ama Heidegger'in eleştirisi aşkın metafiizkten ziyade töz metafiziğine bir eleştiridir. Tözün ebedi ezeli ve kalıcı olmasını eleştirir. Whitehead'da töz metafiziğini eleştirmekle beraber düalist ontolojiyi de eleştirir. Eleştirilerin sonuna gelirken burada bu eleştirilerin bana göre ne kadar mantıksız ve ANLAMSIZ olduğuna değinmeden geçemeyeceğim. Metafizik bilimle değerlendirilemediği için değersiz olarak görülür ve reddedilir peki birçok bilimin sağlamasını yapmakta ve ilerlemesine büyük katkı sağlamakta olan matematik tamamen ideal olan sayılardan oluşmuştur yani metafizikseldir. Bilimde yapılan deneyler çokça tekrarlanma sonucunda kesin bir gerçeklik veriyor diye kabul edilebilir ama buradaki tümevarım bir inançtır. yani her deneyimizde 100 santigrat derecede kaynayan su 1 trilyon yıl sonra o derecede kaynamayabilir bunun aksini kimse iddia edemez. Güneşin her gün doğmakta olduğunu gördüğümüzden dolayı onun sonsuza kadar her sabah doğacağını ileri süremediğimiz gibi gözlemlerimiz de bize kesin doğrular veremez. Bilimin zaten evreni anlamak dış dünyanın varlığına inanmak gibi felsefi ön kabulleri varken neden kesin biligiler verdiğine inanıp onun dışında her şeyi reddedelim. Dış dünyanın olup olmadığı her şeyin bir rüya olup olmadığı da bir metafiziksel iddiadır. Bunların gerçek olduğunu söylemiyorum olabileceğini de düşünmüyorum ama bilimcilik karşısında her zaman bir sorun olarak duracaktır. Zaten bilimin kendisinin kesin bilgiyi ben veririm gibi bir ifadesi yoktur ve olamaz da çünkü bilim konuşamaz ama bilimi konuşturan insanlar bilim adamı sıfatıyla bilimcilik kalıbına bürünüp felsefi doktrinlerini bilim gibi ileri sürerek(günümüzde de bayağı yapılıyor) bilim dışında her şeyi anlamsız kabul ederler. Peki bu kesin ve güvenilir tek bilgi kaynağının bilim olduğu iddiası bilimsel bir iddia mıdır ? Hayır,bilim deney ve gözleme dayanır ve bütün bilginin ya da güvenilir kesin bilginin sadece deney ve gözleme dayanarak elde edileceği iddiası bilimin konusu değildir deney ve gözleme dayanmaz. Yani felsefi bir iddiadır. O zaman nedir bilimi kullanarak metafiziği tanrıyı dini imkansız görmek ve göstermek durumu ? Gerçekten bir akıl yürütmemidir yoksa katı ideoljik görüşlerinin esirleri olan insanların dayatmaları mıdır? Siz siz olun ideolojilere aklınızı esir etmeyin ve Laedri kalın. Neyse biraz fazla hararet yaptım galiba. Yazının sonlarına yaklaşırken süreç/oluş felsefesi ile egzistans felsefeye değineceğim. Süreç ya da oluş felsefesi durağan statik olan bir töz metafiziğine karşı çıkar. O, doğanın sürekli değişen olaylar dizisinden meydana geldiğini ve gerçekliğin temelinde tözün değil sürecin olduğunu ileri sürer. Süreç felsefesi ''insanların estetik,etik ve dini sezgilerine de hakkının verilmesi gerektiğini söyler''. Yani aşkın metafiziği bir dışlama içinde değildir. Süreç filozofları Modern Töz Metafiziğini eleştirirler. Süreç/oluş Metafiziği'nin en tanınmış isimlerinden (bu da şey gibi oldu ''sinema dünyasının tanınmış oyuncusu sikopus sabri gece kulübünden çıkarken kameralarımıza yakalandı :) biri Bergson'dur. Bergson' göre doğa bilimleri zekanın başarısıdır ve zekanın işlevindeki sınırı yansıtır. Ona göre bilimler varlığın tam ve yeterli açıklamasını hiçbir zaman veremez. Metafiziğin olması gerektiğini söyler ama bu Klasik Töz Metafiziği değildir. Çünkü bu da bilimlerle aynı yetersizliğe sahiptir. Onun yöntemi sürekli oluş,değişme ve gelişme olmasıdır bir de gerçekliği anlamadaki metodunu sezgi olarak belirler. 20.yüzyılda ortaya çıkan 3. metafizik anlayışı da Egzistan(varoluş) felsefesidir. Burada varlık tanımı varlıktan yola çıkarak değil direkt insandan yola çıkılarak yapılır. Bu anlayışa göre varlık sadece insan yani onu algılayan bir varlık olduğu sürece vardır. Heidegger insan varlığı için Dsaein terimini kullanır. Sabit ya da değişmez değildir. Egzistans felsefede en öne çıkan isimlerden biri de hatta belki en öne çıkan tek isim Sartre'dir. O insan dışındaki şeylerde vardır ama varlıklarından/var olduklarından habersizlerdir. Bunların var olduğunu bilenin insan olduğu için şeylerin ''insan için''var olduğunu söyler. Tam burada aklıma şu ayet geldi ;2:29- O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Tabii burada kullanılabilirliğe de bir vurgu olabilir. Sartre varlığı kendisi için varlık ve kendinde varlık olarak ikiye ayırır. Bir örnek verilirse, bir amaç için ortaya çıkarılmış bir tornavida varoluş olmadan önce bir kavram,fikir olarak vardı. Yani varoluş olmadan bir öz vardı. Burada öz varoluştan önce gelmetedir(cansız varlıklar için) ama bilinçli olan bir varlık için varoluş özden önce gelir. ''İnsan belli bir amaçla çizilmiş bir örneğe göre yapılmamıştır.İnsanın bir varoluşa sahip olması,onun ne değilse o olmasını,her ne ise o olmamasını ifade eder''. Peki tanrı tarafından yaratılmış olan insan olarak düşünürsek o zaman insan içinde öz varoluştan önce geliyor diyebilir miyiz? Bu yazının da sonuna gelmiş bulunmaktayız. Metafizik hakkında, ne olduğuyla , eleştirileriyle ilgili derinlemesine olmasa da çok da yüzeysel olmayan bir yazı olduğunu düşünüyorum. Bu yazılık bu kadar, din felsefesinde görüşmek üzere.

Patristik Felsefe

Merhaba arkadaşlar. Genelde yazıya başlamadan önce isimleri aklıma gelir, çünkü az çok neyin etrafında döneceğimi kurgularım. Fakat şuanda kendimi bu yazıyı yazmaya dayatarak hazırlıksız yakalandım. Gelişi güzel bir yazı olsa da bir konu etrafında olacağım elbette.

Patristik felsefe döneminden bahsetmek istiyorum. Antik Yunan Felsefesinden sonra 14.yüzyıla kadar bölümü içeren bir Ortaçağ Felsefesi sınıflandırması mümkündür felsefe tarihinde. Batı'da Hıristıyan Ortaçağ Felsesi olarak MS 2.ve 3.yüzyıldan 8.yüzyıla kadar olan bu ilk döneme Patristik Felsefe denir. Diğer dönemi de Skolastik Felsefedir, hatta bu dönemin 12. ve 14.yüzyılları parlak dönem olarak geçer. Nitekim Patristik Dönemin içerdiği bazı dogmatik ögeler ya da bazı unsurlar bu parlak dönemi fazlasıyla etkilemiştir. En başında Ortaçağ Felsefesi din ile özdeşleşmiş bir felsefedir. Kimilerince Kutsal kitapların öğretileri felsefi spekülasyonlar ile temellendirilmeye çalışılır. Kimileri misyonerlikte Antik Yunandan kalma yöntemlere başvurur, dolayısıyla felsefe yaparlar. Zaten Patristik Dönemi felsefesine "Kilise Babalarının" felsefesi denebilir. Apolojistler de denir bu adamlara. Bu Apolojistlerin üzerine uğraştıkları apolojetik felsefe de aslında, dogmatik olmayan teolojidir. Yani inanmayanlara hitap eder, felsefi aracıyla bir tebliğ söz konusudur. Apolojistleri de her şeyden önce tebrik etmek istiyorum, zira paganizm ve ya agnostisizm gibi nanelere karşı inançlarını savunmaların gayretinde olmuşlardır. Yalnız bunu öyle dini tehditlerle ya da bu öğretilerin kendileriyle değil de felsefenin kavramsal araçlarını kullanarak yapmışlardır. Dini öğretilerin kendilerini dogmatik teolojide yine ele almışladır zaten, fakat savunmalarda dini öğretileri kenarda tutmak normal ve yerinde bir hamledir söz konusu durum için. Apolojistler Yeni-Platoncu felsefeyle yürümüşlerdir denebilir. Plotinos'un "sudur" öğretisi baya bir sıkıntılar içermektedir monoteizmdeki Tanrı anlayışı için. Fakat kendilerinin üçleme inancına adapte edebildekileri bir öğreti olabilir. İlginç bulduğum için paylaşmak istedim, Aziz Justin adındaki apolojist, yine karşı çıkılan öğretilerden olan Museviliğin mensuplarına özetle şöyle diyor: "Sizin Mesih inancınız bizim İsa'ya işaret ediyor, tek bir dünya dini olmak hıristıyanlıkda mümkündür, geliniz :)". Dönem kendi içinde de üç kısma ayrılır, şöyle ki: Bahsettiğim felsefi savunmaları içeren bir dönem, felsefenin daha çok hakkının verildiği bir altın dönem ve ardından tekrar aynı şeylerin söylendiği bir gerileme dönemi.

İlk dönemde, sonuçta Kilise Babaları savunma yaparken felsefeyi kullanmak zorunda kalmıştır. Bu da Antik Yunandan gelen felsefi yöntemlerin öğrenilmesini zorunlu kılmıştır ve dolayısıyla felsefe söz konusudur. Fakat felsefenin buradaki amacı, Hıristıyanlığa felsefi kültür sokmuş olsa da felsefenin kendisine çok da bir yararı olmamıştır. Hatta bu ilk dönemde özellikle Grek dönemine ait eleştiriler bulunmaktadır. Altın Çağda da, Grek dönemin Helenistik Felsefesi ve Hıristiyanlık uzlaşımı vardır. Dönemin bilinen filozofları Clement, Origenes ve Aziz Augustinus'dur. Clement, diğer filozoflarda da öne çıkan "credo ut intelligam"(anlayabilmek için inanıyorum) mottosunun temsilcisidir. Bunu ilk okuduğumda "anlayabilmek için mi inanıyorum?" diye sormuştum kendime. Ne için inanıyorum gerçekten? Fakat önce şunu fark ediyorum, inandığım şeyin zaten doğru olduğuna inandığım için, onun doğru olduğunu düşündüğüm için ona inanıyorum. Yani bu yola, bişeylere inanmam lazım, şunun için bişeylere inanmalıyım diyerek çıkmıyorum. Aksine, şunu derim: Bu doğru ve ben buna inanıyorum. O halde arayış, inançtan önce gelir ve "niçin inanıyorum?" sorusuna cevap olarak, "o şeyin doğru olduğunu düşündüğüm içindir" diyebilirim. Fakat niçin inanmak istiyorum ya da niçin arayış içerisindeyim demek aslında burada daha mantıklı olacaktır. Bunun cevabına da kendimce, fıtratımdaki bu anlam arayışının, bu arzunun sonucu diyebilirim. "Anlayabilmek için inanıyorum" ifadesi bana kalırsa doğru bir ifade değildir. Zira insana yüklenen kapasitelerin neticesinde, inanıldığı zaman da anlam getirilemeyecek noktalar vardır. O zaman inancım, benim anlamak isteğime karşılık vermediyse, o noktayı anlamlandırabilen başka bir inanışa mı geçmeliyim? Dediğim gibi, anlam bulmakla nihai son durağım olan mutluluk arzumu gidermem. Mutluluk arzusumu giderişim, arayışım neticesinde doğruya inanıyor oluşumla ve o doğrunun öğretileriyle olur, tabi aynı zamanda arayış arzumun giderilmesi ve anlam arzumun da kısmen giderilmesi mutluluk arzumun giderilmesine katkı sağlar. Evet anlamlandırma arzum vardır, fakat bu arzunun böyle bir noktaya konulması "Boşlukların Tanrısı" olayına açık bir kapı bırakır. Çünkü anlayamadığı her şeyi Tanrı'ya bir şekilde atfeden bir inanış, o Tanrıyı anlamlandıramadığı şeyler için uydurmuştur, ki "Boşlukların Tanrısı" zaten bunu söyler. "İnanıyorum"'un sebebinde en nihayetinde, aklımızı kullanarak eriştiğimiz doğrularımız yatar. Çünkü bana göre, inanıyorumdur çünkü öyledir. Neden "öyle" olduğunu açıklamama da izin verirsen, sana önce kelamın kozmolojik delili gibi birtakım argümanları sunarım, ardından Kutsal Kitabımızı da. Uzun bir sürecin ardından benim "öylelerim" senin "öylelerin" olabilir. Fakat biliriz ki "öylelerimiz" bizim "öylelerimizdir". Kısacası anlamak için inanmıyorum, inanıyorum ve artık anlıyorum.

Bu kısım daha da çığrından çıkmadan devam edelim. Kilise Babalarından felsefe ile uğraşan vardı ama, felsefeyi küfür sayanları da vardı. İşin garibi felsefe öyle bir şeydir ki, felsefe küfürdür dediğinde bile felsefe yapmış oluyorsun, dolayısıyla bu da küfür olur. Çünkü felsefenin küfür olduğunu söylemek de felsefi bir duruşdur. Bayılıyorum bu felsefeye abi, Kilise babalarını, Cübbelileri buga sokar bu kerata. Clement de işte felsefe Tanrı'nın inayetinin bir lütfudur, ilahi bir üründür gibi şeyler diyor. Senkretik, karıştırma demektir, ve ektelektik de seçme. Clement'in senkretik ve ektelektik anlayışı aslında benim de felsefe tarihi okurken istemeden bilincimin beni soktuğu bu seçicilik felsefi politikasına benziyor. Clement felsefeyi Hıristiyanlığın anlaşılmasına katkıda bulunacak bir şey olarak görüyordu. Yine ona göre vahiyle uyumlu kılınamayan bilimin, akıl yürütmenin doğru olmaması gibi, sırf inanç da ideal olmayan bir şeydir. Kendisi neoplatonizmle bir uzlaşma yoluna giderek Tanrıya iyilik, güzellik, mutlak bilgi gibi nitelikleri vermemizin çok doğal olduğunu, fakat aslında aslında bunun yanlış olduğunu söyler. Tanrının ne olduğunu insan olarak anlayabilmemizden ziyade, ne olmadığını anlayabildiğimizin mümkün olmasını söylediği görüşüne katılıyorum. Allah'ın Kur'an'ı Kerim'de kendisini tanımladığı ayetler neticesinde bir Allah'ı anlama algımız oluşmaktadır, bu niteliklerin algımız açısından iyi ve gerekli olduğu kesinlikle doğrudur. Fakat bu niteliklerin yanlışlığı(!) konusundaki soru işaretlerim hala devam etmekdir. Bu konuyu detaylı olarak Yeni-Platonculuk yazımda irdeliyorum zaten.

Origenes, Hristıyanlıkla klasik felsefenin sentezine dair teoloji alanında sistematik bir yol izleyen filozofdur. Yazının başlarında neoplatonizm'in sudur inancıyla üçleme arasındaki mümkünlüğe dikkat çekmiştim hatırlarsınız. Nitekim bu arkadaş, Baba, Oğul, Kutsal Ruh üçlemesini sudur öğretisiyle yorumlamıştır. Sudur öğretisi şudur: Bütün varlıkların tek ve tümel töz olan Tanrı’dan, yalımdan ışığın çıkması gibi, çıkması, türemesi.  İşte bu üç şeyi de, Tanrı'nın belli özelliklerdeki tezahürü olarak görüyor. Hatta sudur'da bulunan bu yaratımın kaçınılmazlığı olayını da kabul ediyor. Yani Tanrı evreni özgürce değil de, doğasının zorunluluğuyla yarattığını öne sürüyor. Yani bu durumların genelinin ne kadar saçma olduğundan bahsetmeme gerek bile duymuyorum. Fakat yine de şu son sorusu kafamı kurcalamıyor değil, şöyle ki: Doğası mutlak iyilik olan Tanrının, insanları yaratmak iyiyse, bu iyiyi gerçekleştirmesi kaçınılmaz olan mıdır? Yani insanları yaratması zorunlu mudur? Bu sorudan "birisine iyilik yapmamak kötülük yapmak mı olur?" diyerek bazen kaçabiliyorum ve şuanda da öyle yapıcam :). Ve tüm mahlukatların, şeytanın bile amacının en sonunda Tanrı'ya dönmek olduğunu söyler Origenes. Origenes... Yapma Origenes... Bunlar panteizm, spiritüalizm naneleridir, yememek lazım.


Aziz Augustinus, dönemin en etkili filozofudur ve dolayısıyla söylenecek daha çok şeyi gerektirir. Bu yazının da sonlarına gelirken kendisine, sonraki yazıda üşenmez isem değiniyor olacağım. Aslında bu denli etkili bir adamı kapsamayarak bir sonuç çıkarmamız pek doğru olmaz. Yine de Patristik Dönem'in bahsettiğimiz düşünürleri kapsayacak şekilde bir sonuca ulaşırsak, Hıristiyanlıkla iç içe olan bir felsefe görüyoruz. Dini kültürün içerisinde yer almaya başlaması felsefenin, birçok şeyi etkileyecektir ileriki tarihlerde. Yeni-Platonculuk biraz daha "gökleri" işaret ettiğinden, felsefi birikimden yararlanırlarken bu arkadaşlar özellikle bunlardan beslenmişlerdir. Ve onun saçmalıklarından da nasiplerini alanlar olmuştur nitekim. Bu "sudur" vb. varyasyonlara daha çok rastlıyor olacağız. Kendinize iyi bakın.  

Lâedrî

Felsefe Nedir ?

Selam Lâedrî. Geçenlerde düşündüm de felsefe tarihi ile ilgili devam eden seri dışında genelde karışık olarak konular hakkında yazılar var blogda. Şu an için benim de aklımda 4-5 güzel konu var ama yakında Ramazan ayının gelmesi ve bazı zorunluluklarımın sıklaşması nedeniyle bu konuları hazirandan sonraya atıyorum inşallah. Gerçi belli olmaz yani bir anda kafama esebilir ve yazabilirim de, ama şu an ki planım bu yönde. Ve bende bu zaman zarfında bir felsefeye giriş serisi oluşturmak istiyorum. Tahminimce 6 civarı yazıdan oluşacak ve pek yorucu olmayacak. Zaten felsefeye girişte felsefe ve alt disiplinlerinden genel olarak bahsedileceği için yüksek dozda bir doyuma ulaşmak bu seri için pek mümkün değildir. Ama umarım daha sonraki aylarda derinlemesine yazılarda gelecektir. Bu seri yazılarında ilk başta bazı kavramların anlamlarını vericem bu kavramlar yazının içinde geçebilir de geçmeyebilir de, ama çoğunlukla yazının içinde barınacaktır. Bu yazı doğal olarak bu serinin ilk yazısı olduğu için bahsedeceğim konu da felsefenin ne olduğu ve alt dallarının neler olduğudur. Ayrıca bilim,sanat ve din'le ortak olan özellikleriyle farklılıklarına da değiniceğim. Yararlandığım kaynaklar itibariyle arada Ahmet Cevizci ve Takiyettin Mengüşoğlundan alıntılar olacaktır.

Sistematik: Çeşitli konularda elde edilen bilgileri bir sentez içinde birleştirmektir.
Tematik: Bir ana tema etrafında farklı disiplinleri toplayarak aralarında ilişki kurmaktır.
Tikel: Bir bütünün bir tek parçasıyla ilgili ya da bir türün bir veya birkaç üyesine ilişkin olma durumu.
Olgu: Bir takım olayların dayandığı sebep ve onların sonuçları.Varlığı deneyle kanıtlanmış şey.Tarafsız,nesnel...
Tümel: Var olan her şeyi kapsayan,bütün varlıkları ve düşünülen şeyleri içine alan.
Muthos: Efsaneler, yunan mitolojisi
Logos: Sosyoloji,biyoloji ve fizik gibi bilimsel disiplinler.
Formel Bilimler: Doğa olayları yerine zaman ve mekana bağlı olmayan mantık ve matematik gibi bilimlerdir.Ortaya konan ürün düşüncede bulunur.
Tin: Ruh. Bazı düşünürler evreni ve gerçeği açıklamak yolunda her şeyin özü,temel ya da yapcısı olarak benimsedikleri madde olmayan varlık.
Us: Olaylar ya da kuramlar arasında zorunlu bağlantılar kurma. Düşünme yetisi.
Töz: Evrenin var oluşunda ilk öge olarak düşünülen, değişen her şeyin özünde değişmeden kaldığı varsayılan.
Tinsel: Maddeyle ilgili olmayan
Erek: Amaç,gaye
Fenomen: duyularla anlaşılabilen somut şey
Fenomoloji: Maddenin özünü ele alır

Felsefe nedir? Aslında bu soruya net ve tek bir yanıt vermek pek mümkün değildir. Çünkü tarih boyunca gelen filozofların kurdukları felsefi paradigmaları içinde anlamı değiştiği gibi toplumlardan topluma ve zamana göre de anlamı değişiklik göstermiştir. Zaten felsefeyi tek bir kalıbın içine sokmak felsefenin ruhuna aykırı olan bir durumdur. Çünkü felsefe onu sınırlayacak kesin tanımlardan mutlak ve kesin açıklamalardan uzakta durduğunca kendini daha iyi bir şekiklde ifade edebilir. Bu felsefenin ruhuna daha uygun düşer. Örneğin Sokrates günümüze yazılı hiçbir eser bırakmamıştır. Bunun nedenlerinden biri Sokrates'in yazılı sözün insan zihnini tembelleştirmesi nedeniyle onu değersiz bulmasıdır(bize de burada bir dokunduruyor Sokrates amcamız). Diğer bir sebebi ise ona göre felsefe entelektüel bir alışveriş olaraktan karşılıklı konuşulup sorgulamakla hayata geçirilen bir şey olmasıdır. Aslında bakınca felsefe bulunduğumuz zamana kadar gelen filozofların düşüncelerini papağan gibi tekrarlamak ya da bazılarını benimsedikten sonra o filozofa ''sen olmasan felsefe olmazdı'' muamelesi yaparak o fikirleri satmak değildir. Veyahut sürekli felsefi terimler yada kalıplar kullanıp anlaşılmayı ve anlatmayı zor duruma sokmak hele ki bu felsefi terimleri bilmekten dolayı hava atmak hiç değildir. Felsefe uğraş alanı mesleği ne olursa olsun insanların ilgilenmesi gereken hayatının işleyişini kavramasına yardımcı olacak sorgulama,derin düşünme ve tartışmadır. Felsefe kişinin ne, niçin gibi soruları sorup önünden akıp giden nehirde ferahlamasıdır. Felsefe ben kimim, neden buradayım,nereye gidiyorum,niçin yaşıyorum gibi hayatına var oluşa dair sorduğu büyük sorulardır. Peki felsefe kelime anlamı olarak ne demektir? Felsefe sözcüğü çoğu kişinin de bileceği üzere yunanca ''Philosophia'' yani sevmek anlamına gelen ''Phileo'' ve bilgelik anlamına gelen ''sophia'' sözcüklerinden türetilmiş olup bilgelik sevgisi veya hikmet arayışı anlamını taşır.Bilgelik belli bir duruşu belirtir. Hani derler ya ''hayata karşı bir duruşun olsun'' diye işte budur bilgelik. İlkeli bir hayat yaşamaktır.Sorgulayıcı tutumla sahip olunan bilgileri ilkeli bir hayat doğrultusunda kullanmaktır. Hayatı iyi bir şekilde okuyup yorumlamaktır. Aslında bu çoğumuzun pek başaramadığı bir şey. Yani ilkeli bir duruşumuzun olması. Düşündüklerimizle, pratikte uyguladıklarımızın birbirine uyuşmaması ve bunun sonucunda kendimize zulmettiğimizi düşünüp üzülmemiz. Çoğu insan ki buna ben de dahilim, iyinin kötünün doğru ve yanlışın yapılması gereken ile yapılmaması gerekenin ne olduğunu bilmemize rağmen bu düşüncelerin arkasında uygulamada duramamamız aslında kendimize karşı iki yüzlü olduğumuzu gösterir. İçinden çıkılması zor bir durum. Yani benim düşündüklerimi gerçek hayatta uygulamayı zorunlu kılacak olan nedir? Neden sırf öyle olduğunu bildiğim için onu yapayım ki ? Bu sorular aslında etik felsefesinin konusu oluyor felsefeye giriş yazısında ele almak pek makul olmadı ama iş içten geçti :) Evet bağlayıcılık olması için hiçbir geçerli bir sebep ya da felsefi bir akım durmuyor gibi gözüküyor çünkü hiçbirisi beni kolumdan tutup bunları yapmaya zorlayamaz ama bir dine inanmam ki bu din içinde ahiret gibi ceza ve ödül sistemini barındırıyorsa o zaman benim bu dünyada ahlaki anlamda düşüncelerimi uygulamaya yansıtmak için bir zorlayıcı sebep olur. Tabii yine yapıp yapmamak özgür irademize kalıyor. Neyse haydi felsefenin ne olduğuna devam edelim. Aslında demin düşünce ve pratik üzerine yaptığımız sorgulamada felsefenin ne olduğuna cevap verdik diyebiliriz. Felsefe insan hayatını nasıl etkiler? Sokratesin ifade ettiği bilgelik anlayışı Pythagorasçılar tarafından geliştirilmiş ve 3 hayat öğretisi ortaya atılmıştır. Buna göre verilen örnek şöyledir; Olimpiyat oyunlarında şan şeref için koşmaya gelen atletin kendisi ve hayat tarzı. İkincisi oyunlar vesilesiyle bir şeyler satıp kazanan tüccarlar. Ve üçüncüsü ise bu insanların ne yapmaya çalıştıklarını neden yapmaya çalıştıklarını anlamaya çalışan filozoflardır. Bu metaforda atlet egosu güçlü, şan şeref peşinde olan ve daima kendini kanıtlamaya çalışan insanı gösterirken tüccarlar yalnızca parayla mutlu olunabileceğini düşünen maddeyi düşkün insanları betimler. Orada duran filozof ise bir bütün olarak hayatı, olayları anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan bir insanı ifade eder. Evet iş sadece anlamakta bilmekte bitmemektedir. Bir yandan da bunları anlamlı kılmaya ve açıklamaya çalışmaktır. İnsanın hayatta bir anlam arayışı aslında insanın içinde bulunan anlamlandırma ve açıklama isteğine ve yaptırıcı gücüne işaret etmektedir. Felsefe hayatı anlamaya çalışırken bilim,sanat ve din alanlarda anlamaya çalışmaktadır. Ama aralarında bazı farklar ve ortaklıklar vardır. Aslında demin hepsinin ortak noktasını söylemiş bulundum o da varlığı ya da dünyayı anlamlı kılmaya çalışmalarıdır. Bilim anlamlı kılmaktan ziyade anlamayla uğraşır gerçi.''Bilim ve felsefe, din ve sanattan rasyonel bir temele dayanma,anlamlı kılma faaliyetine aklı katma,açıklamayı rasyonel bir temele dayandırma noktalarında farklılık gösterir''. Benim aklıma takılan her zaman dinin durağan ve sorgulanamaz olarak itham edilmesidir. Din sorgulanabilirdir ki bir müslüman için Kuran'ın dediğine göre bu zaten böyle olmalıdır. Ama burada yapılması gereken ayrım şudur; din hiçbir zaman kendi değerlerini sorgulamaz. Yani daha düzgün ifade etmek gerekirse ''din hiçbir zaman açıklamasının kaynağındaki yaratıcı gücü sorgulamaz''. Buradaki sorgulama işini din felsefesine devreder. Ama şuna da dikkat edilmeli bunları dinin sorgulamamış olması bunların sorgulanamaz olduğu anlamına gelmez. Din hayatı,evreni ve var oluşu bilip bilmediklerimizi ve bazı sorulamızın cevabını sadece kendisinin verebileceği bir müessesedir. Din bizim anlam arayışı içinde kaybolmamamız için güvenle tutabileceğimiz tek daldır. Hayatımızı ilkeli yaşayabilmemiz için uyulması gereken bir kurallar bütünüdür. Din, felsefe yaparken neden varım,niçin varım,tanrı nasıl bir varlık gibi soruların en güvenilir ve rasyonel cevaplarını veren tek kaynaktır. Tabii ki o din doğruysa ve daha önce sorulması gereken soru itibariyle bir din varsa. Peki bilim ile felsefe arasında nasıl bir ilişki vardır ? Bilim ve felsefe arasında bir ayrım olmadığı zamanlarda Thales batılı anlamda ilk filozof ve bilim adamı olarak kabul edilmiştir. Felsefe ve bilim yöntem bakımından farklılık gösterirler. Bilimde deneysel yöntem ve kanıtlama vardır. Yani doğa bilimlerinde kişinin yaptığı keşfi kanıtlaması vardır ve kanıtlanmış doğrular genel geçerdir. Formel bilimlerde ise kanıtlama yerini ispata bırakır. Felsefede ise filozof akıl yürütür ve buna dair argümanlar üretir burada bir ispat ya da kanıttan ziyade bir gerekçelendirme veya haklılandırma vardır. Ve felsefede öznenin kendi düşünceleri ve çabası söz konusudur. Matematikteki veya fizikteki gibi doğrular yoktur. Ayrıca bilim bile yapılabilmesi için bazı felsefi ön koşulları kabul eder bunlardan bazıları nedenselliğin olduğu,evrenin anlaşılabilir olması ve dış dünyanın var olması gibi... Bilim bilgi üretir ama bilgi nedir kesin bilgiye ulaşılabilir mi gibi sorulara cevap veremez. Bilimin bir sınırı vardır ölümü fiziksel olarak tanımlamaktan öteye gidemez ve bir insanın ölüm fenomeninden dolayı sorduğu hayatın anlamı nedir sorusuna da ömrü billah cevap veremez. Felsefe ve sanat arsında da din ve felsefe arasında olan ilişki vardır yani sanatçı sanatını yapar ve güzellik nedir gibi sorularla ilgilenmez bunla sanat felsefesi ilgilenir. İşte din,bilim ve sanat birinci düzey bir açıklama sunarken bize bunları inceleyen felsefe dalları ikinci düzey bir açıklama sunar bü yüzden dolayı da felsefe ikinci düzey bir etkinliktir. ''Aynı şekilde matematik sayılarla uğraşır ama sayı nedir diye sormaz matematikçiler bununla ilgilenmez''. Felsefenin de kendi içinde 3 temel boyutu vardır bunlar;20. yüzyıla kadar olan kurucu/bütünleştirici boyutu temsil eden klasik felse, ondan sonra İngiltere'de idealizme tepkiyle ortaya çıkan analitik felsefe ve sonrasında hakim olan eleştirel felsefedir. Felsefenin analitik boyutu daha çok metafizik karşısında durup dil ile ilgilenmiştir. Eleştirel felsefe ise dili başka bir boyuta taşımıştır. Felsefe '' batıdaki ilk doğuşundan günümüze kadar yaklaşık iki bin yedi yüzyıllık süreçte temel alt disiplinler oluşturmuştur''. Bunda en baba yerleri sanat,etik,din,siyaset,epistemoloji,metafizik ve estetik felsefesi almıştır. Modern zamanlarda hukuk,bilim,zihin,tarih felsefesi eklenirken günümüzde ise teknoloji,çevre gibi felsefe dalları da eklenmiştir. Şu an felsefeye giriş serisinin ilk yazısının sonuna gelmiş blunmaktayız. Umarım sıkmadan ve açıklayıcı anlatabilmişimdir. Felsefe ile kendi kişisel görüşlerimi bu son satırlarda yoğunlaştırmam gerekse şunu söylerim; felsefe, insanın ıssız bir adada mahsur kaldığında da, metropol şehirlerin kalabalık caddelerinde yürüken de her daim yaptığı ve yapabileceği bir uğraştır. Aslında uğraş demek olduğundan küçük gösterir. Felsefe bundan çok daha fazlası insanın ekmek ve su kadar temel bir ihtiyacıdır. Gerçi ekmek ve su olmadan da kolay kolay felsefe yapılamaz. Yani demek istediğim salın içinizde tuttuğunuz soruları duyguları düşünceleri ki bu felsefe havuzunda bir damla olarak sonraki nesillere aktarılmak üzere yüzsünler. Kendinize iyi bakın Lâedrî.

Mutluluğun Sarp Yokuşu

Selam Lâedrî. Aslında bu yazıya nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Tamam, diğerlerinde de aynısını diyorum ama bu sefer ki gerçekten farklı. Bu aralar doluyum biraz. Hangimiz değiliz ki. Hangimiz dolu değiliz, hangimiz sıkılmıyoruz. Ya da tersten sorayım kaçımız gerçekten mutluyuz. Mutluluk dediğimiz şeyler konuşabilse kaç tanesi ben mutluluk verebiliyorum diye gerçekten iddia edebilirdi.
29:64- Şu iğreti dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka şey değil. Âhiret yurduna gelince, asıl hayat işte odur. Ah, bilebilselerdi!
21:16- Biz göğü, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlence için yaratmadık.
Bazen insan mutlu olmak ya da olmamaktan öte bir durumdadır. Bazen insan sıkıldım dediğinde bu iyi bir film izlediğinde ya da güzel bir müzik dinlediğinde de geçebilecek türden değildir. Bazen insan sıkıldım dediğinde bu ruhunun sıkılmasıdır. Artık ... Bu artık kelimelerle pek ifade edilebicek bir durum değildir keza ifade edemedim edemiyorum da ama elbet herkes yaşamıştır ya da bir gün yaşayacaktır. Belki elindekileri tükettiğinde aslında tükenebilecek olan onca gereksiz şeye kendisini nasıl bu kadar kaptırdığını fark ettiği zaman belki de elinde tüketebileceği şeylere bakıp '' bunlar ne'' dediğinde anlayacaktır. Her iki durumda da yavaş yavaş kendini tüketmeye doğru kulaç atacaktır. Attığı her kulaçta biraz daha yorulacak biraz daha nefesi kesilecek biraz daha pes etmeye yaklaşacak biraz daha biraz daha... İnsan bir iş için (artık o her neyse) emek sarf edip karşılığını alamayınca üzülmeye başlar ve neden böyle olduğunu sorgular. Çünkü insan onun olması için uğraştığından dolayı bir beklenti içine girmiştir ve haklıdır da olmayınca üzülmekte. Ama bu bir şeyde belki de bir tek şeyde istisna olabilir. o da; mutlu olmak. İnsan bu hayatta mutlu olamayınca doğal olarak kötü bir ruh haline bürünür, sitemkârlaşır ve bunun nedenlerini de düşünmeye başlar hatta bazen diğer insanlarla kendini kıyaslamaya başlar. Sanki o insanların tüm yaşantılarına hakimmiş gibi. Ne yaparsanız yapın kim ne yaparsa yapsın bu hayatta her daim mutlu olması hiç olası bir durum değildir hatta belki hayatta hiç mutlu da olmayabilir. Arthur Schopenhauer'ın da çok güzel değinmiş olduğu gibi “Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.” Yaşlı insanlarla konuşmak,bence bu dünyada muhabbet edilebilecek güzel insanlar arasında büyük çoğunluğu oluştururlar. Yüzlerindeki kırışıklıklardan, edindikleri tecrübelerden size anlattıklarına kadar. Neyse mutlu olmak diyorduk, aslında mutlu olmaya değinmeyecektim pek. Ama neye değineceğimi de bilmiyorum zaten sadece bu sohbete fazlasıyla ihtiyacım var. Çünkü konuşabilecek yakınımda olan pek kişi yok. Peki madem bu dünyada mutluluğa ulaşmak o kadar kolay değil ya da hiç ulaşamayacağız o zaman nerede bu mutluluk. İnsan ne zaman sıkıntılardan kurtuluşa erecek ve gerçekten kendini mutlu eden şeylere baktığında korku olmadan emin bir şekilde gülebilecek onlara. Söz buraya geldiğinde benim diyeceklerimin bize yazmayı ve kelimeleri öğreten ''yaratıcının'' söyleyecekleri yanında çok değersiz ve asla onun dedikleri kadar güvenilir değil. Onun için ;
4:13-İşte bütün bu hükümler, Allah'ın koyduğu hükümler ve çizdiği sınırlardır. Kim Allah'a ve Peygamberine itâat ederse Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.
11:108-Mutlu olanlar ise cennettedirler.
13:29 - Onlar ki, iman etmişler ve salih ameller işlemişlerdir, ne mutlu onlara, varacakları yer de ne güzeldir!
 Biliyorum... Bu dünya gerçekten çok zor ve whatsapp durumlarında ya da tumblr'da paylaşıldığı gibi ''hayat kısa kuşlar uçuyor'' modunda değil. Her an her şeyin değişip ne olacağını bilmediğimiz bir durum bir sıkıntı ile karşı karşıyayız. Çünkü bu sistem böyle dizayn edildi.
2:155- Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.
Ama etrafımıza bakıpta, ''o insanların hayatları bu kadar güzelken neden benim hayatım bu kadar kötü, neden ben bu kadar üzüntü çekiyorum neden rabbim neden beni seçtin neden bana verdin bu dertleri'' demek, insanın o an ki duyduğu üzüntü ve ruh durumunda ne kadar iyi hissettirse ve o an çok makul gibi görünse de, gerçekten Allah dert çektirmek için sadece bizi seçmiş ve bizi bu kadar özel kılmış olabilir mi ? Hayır. Yani bu dünyada imtihana tabi tutulmak için yaşıyorsak herkesin bazı şeyleri yaşaması gerekiyor ki eğer sadece biz olsaydık üzülenler o zamanda aslında biraz sevinmemiz lazımdı çünkü bu durum bana ''Allah benle daha özel olarak ilgileniyor''muş gibi bir şey hissettirirdi.
3:140-Bak işte günler! Biz onları insanlar arasında dolandırır dururuz. Allah bu sayede iman edenleri bilecek, sizden tanıklar/şehitler edinecektir.
Ve o günler sadece birbiri ardına değil bizim aramızda da dönmektedir.
Söz gelmişken şuna da değineyim, bazı olaylar imtihan neticesinde olsada bazıları bizim yapıp ettiklerimizden dolayı başımıza gelir. İnsanın doğayı çevreyi bozması, yanlış işler yapması gibi nedenlerden dolayı.
“Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir...” (Nisa, 4/79)
Her şeye rağmen bu dünyada iyi olan daha doğrusu insana iyi hissettiricek hiçbir şeyin olmadığını söylemekte çok abes kaçar. İnsanı muytlu eden onlarca şey olabilir ve bunun çok büyük bir kısmı da yapay şeylerdir. GDO'lu besinlerdir içinde tatlandırıcı koruyucu maddeler içerirler ve faydadan çok harap ederler. Ama bazı iyi hissettirip uzun süre derin bir huşu ve mutluluk veren şeyler de vardır ki işte bu da iyilik yapmaktır. Sözde çok basit yazmak için bir iki tuşa basmak,söylemek içinse sadece birkaç saniyeye ihtiyaç duyulan bir cümle olmasına rağmen yapmak içinse çok zor bir yolculuğu ve nefsimiz gibi bizi bu yoldan çeldirici etkenleri barındıran sarp yokuşu göze almaktır. Peki nedir bu sarp yokuş ?

''Ve doğurana ve doğurduğuna da yemin olsun ki,
Biz insanı gerçekten bir sıkıntı ve zorluk içinde yarattık.
O sanıyor mu ki, hiç kimse ona asla güç yetiremeyecektir!
"Yığınlarla mal telef ettim!" diyor.
Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?
Biz ona vermedik mi iki göz,
Bir dil, iki dudak?
Kılavuzladık onu iki tepeye.
Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o.
Sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir?
Özgürlüğü zincirlenenin bağını çözmektir o.
Yahut da açlık ve perişanlık gününde doyurmaktır o,
Yakındaki bir yetimi,
Yahut ezilmiş, boynu bükük bir yoksulu.
Sonra da iman eden ve birbirlerine sabrı öneren, merhameti öneren kişilerden olmaktır o.
İşte böyleleridir uğur ve bereket dostları.'' (Beled 3-18)

Gerçekten bu ayetler beni çok etkiliyor. İnsan şüphesiz ki iyilik yapmaktan mutlu olan bir varlık. En azından dünyayı mahvetmeyen ya da elinde güç olsa kötülük uğruna kullanmayacak olanlar için diyebilirim. İnsanlar sokakta yürürken aç bir köpek gördüğünde,soğuktan üşümüş bir canlı gördüğünde,bankta yatan bir evsiz gördüğünde,ev kirasını ödeyemeyen bir insan gördüğünde,çocuklarının karnını doyuramayan bir anne baba gördüğünde,pazarda akşam yerde kalanları toplayan insanları gördüğünde,oyun oynaması gereken yerde yetişkin insanların dahi çok zorlanacağı hayatları yaşayan çocukları gördüğünde, zulme haksızlığa uğrayan insanları gördüğünde artık kalbi daha fazla acıyı göremeyecek duruma gelene kadar bir sürü şeyi gördüğünde, o sarp yokuşun ortasında ilerlemeye takati kalmamış bir biçimde bırakıp yolun ortasına çöküyor. Bu sarp yokuş bizim için var ve biz adım adım,nefes nefes bu sarp yokuşa atılmalıyız. Üşeniyoruz, umursamıyoruz, nasıl olsa birileri bir çaresine bakıp deyip olmayan insanlara devrediyoruz bu görevi. Ağır geliyor bizlere bu sarp yokuşa atılmak halbuki bir kere tırmansak eminim kolaylaşacaktır. Ve iyilik yapma konusunda da çoğu zaman kolaya kaçıyoruz. Elimize gelen iyilik fırsatlarını geri çevirmiyoruz belki ama iyilik yapmak için fırsat da yaratmıyoruz. Kendim için konuşuyorum şu an, bomboş ve gereksiz her şeyden sıkılmış bir zaman geçiriyorum bu aralar, başka şeyleri sarp yokuşa atılmaya tercih ediyorum. Üşeniyorum, erteliyorum ve böyle yapıp geriye dönüp boşa geçen zamana baktığımda ''Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir...'' bir boşluk görmeye başladım ve bu gördüğüm boşluk her geçen gün biraz daha büyümekte. Büyüdükçe beni içine çekmekte ve bu hızla büyürse yakında beni yutacak. O beni yutmadan benim ''...bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır'' ayetinde vurgulanan o müstesnalardan olmam gerekiyor. Bu cümlem sanki bir yarıştaymışız gibi bir imaj vermiş olabilir, evet yarıştayız ve bu dünyada olmuş olabilecek en güzel yarıştayız.''O halde, iyilikte birbirinizle yarışın!''(2:148). Ama dediğim gibi geri dönüp baktığımda görmüş olduğum o boşluk bazen gücümü tüketiyor ve zamanını boşa sarf etmişken şimdi ne yüzle Allah'ın karşısına çıkabilirsin dedirttiriyor bana ama burada da aklıma ilk 14 yaşımdayken rastladığım hala da beni en çok etkileyen ayetlerden biri olan şu ayet geliyor; ''.Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da''. Aynı ayetin devamı da adeta bütün bu dünyaya rağmen motivasyon veriyor insana ''Muhakakki ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır''. Bazı insanlar siz Allah için iyilik yapıyorsunuz ben ise bir şeye bağlı kalmadan, iyilik olduğu için onu yapıyorum demesine de sakın aldanmayın bu içi boş olan ama süslü de olmayan bir cümledir. Bunun için ahlak yazısını da okuyabilirsiniz. O insanların ahlaki görüşleri sadece kendini bağladığı ve bunu asla temellendiremeyecekleri için dedikleri bir anlam ifade etmemekle beraber onlar da iyiliği direk kendileri yani kendi vicdani huzurları kendilerini mutlu etmek için yapmaktadırlar. Halbuki Allah'ın bizım bir şey yapmamıza ihtiyacı yoktur. Bizim ve diğerlerinin buna ihtiyacı vardır ve ihtiyaç olması hala onun iyilik olmasına bir zarar vermez.
7:7-Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinizedir.
İyilik yapmak sadece bu dünyada manevi bir haz sağlamak ya da cennette bir köşk almaktan da ötedir(tabii ki bunları küçümsemiyorum). Ama iyilik yapmak inanan bir müslüman için yaratıcısının dostu olabilme mevkine ulaşabilmesidir ki bir müslüman için bundan daha güzel bir mevki ya da Allah'tan daha güzel bir dost olabilir mi ?
4:125-İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in dinine dosdoğru olarak tâbi olan kimseden, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah, İbrahim'i dost edinmişti.
Tevbe 72-Allah, mümin erkeklerle mümin kadınlara, altından ırmaklar akan cennetler vaat etmiştir. Sürekli kalacaklardır orada. Adn cennetlerinde de tertemiz barınaklar vaat etmiştir. Allah'ın bir hoşnutluğu ise hepsinden büyüktür. İşte budur o büyük başarı/o büyük kurtuluş.
 Ve nereden bakılırsa bakılsın iyilik yapmak sadece akli olarak düşünüldüğünde bile yapılabilecek en iyi iştir.
 6:160 - Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.
 Yani Allah bizi sarp yokuşa motive etmekte aynı zamanda bunu üzerimize vazife kılmaktadır. Müslümanlar ise kahvelerde ülkeyi ya da islam alemini kurtarıp gençler ise üniversite kantinlerinde sisteme sövmekten ileriye gidememektedir. İnsanların iki yüzlülüğünü düşünmek bile beni çılgına döndürüyor. Birilerini yaptıkları ahlaksızlıklardan dolayı eleştirip ayıplarlarken kendilerini unutuyorlar. Aslında bu unutmaktan da fazlası. O insanlar daha büyük güce sahip olduğu için daha büyük ahlaksızlıklar yapıyorlar ama sen de sahip olduğun güç neticesine elinden gelen kötülüğü yapabiliyorsun. birilerinin bir yerlere torpil yoluyla atanmasına sitem ederken yemekhane sırasında sırf arkadaşın diye birini yanına alabiliyorsun. 2:44 - İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? İyilik konusuna geri dönecek olursak, iyilik yapmak anlık bir olay değil bir süreçtir daha doğrusu süreçler silsilesidir. 74:6 - Yaptığını çok görerek başa kakma.
Yapılan bir iyiliğin iyilik olmasını belirlemek de o sürecin devamında meydana gelir. Yavaş yavaş konuya olan ilgimi ve yazının başında içimde olan o hazzı kaybediyorum gecenin geç saatleri olduğu için sanırım. Yazının sonlarına doğru gereksiz tekrarlara düşmüş olabilirim ama bana bir iyilik yapıp beni mazur görün :) Son olarak yazının başında söylediğim şeye deginmek istiyorum. İnsan bir işe çalışıp emekleri ziyan olunca üzülüyor demiştim. Ama iyilikte bu olmuyor çünkü dünya adaletsiz bir yer olsada Allah adaletsiz değildir. 11:115 -Ve sabret! Çünkü Allah iyilik edenlerin mükafatını yitirmez.
İyilik ne kadar hoş hümanist bir şey görülsede görüldüğü kadar da basit değildir. İnsanın o sarp yokuşu göze alması ve kendini yeri geldiği zaman iyilik yapacağı konularda feda edebilmesi lazımdır.3:92 -Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir. Yazının son kısmını kendime ayırabilir miyim ? Kime soruyorsam şu an benden başka cevap verecek olan yok. Allah'ım n'apıyorum bilmiyorum, neleri neden yapıyorum bilmiyorum. Şu aralar beni bir şeyler yaptığıma inandıran şeyler senle konuşmak ve yazı yazmak falan. Biliyorum bugünlerde dönecek ama dönse ne olacak asıl insanlar bugünleri yaşarken gerçek dünyayı görebiliyor. Her şey boş geliyor. İyi ki sen varsın da  hayatın gerçekten boş olmadığını ve anlamlı olduğunu biliyorum. Her şey için teşekkür ederim. Rabbim beni bu sarp yokuşa cesaret eden ve orada devamlı ilerleyen kullarından eyle.
Kendinize iyi bakın laedri iyilikle kalın. 2:112 - Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah'a tertemiz döndürür ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller. Son olarak, ölüm size sizin ona olduğunuzdan daha yakındır ve ''ölüm gelmeden iyi işler yapın''.

''Her canlı ölümü tadacaktır,sonra bize döndürüleceksiniz''.

Lâedrî